Şairin Ardındaki O Saklı Bahçe
Ziya Osman Saba dendiğinde hafızamızın kuytularında beliren ilk resim, Yedi Meşaleciler’in o gürültülü gençlik heyecanı içinde, ömrünün sonuna dek kendi sesinin, o "saf şiir"in sadık bekçisi olarak kalmış bir şair portresidir. Edebiyat tarihçilerimiz, onu çoğunlukla bu rafın en tenha köşesine, ‘‘lirik ve melankolik bir şair olarak’’ yerleştirirler. Lakin bu yerleştirme, her yanıyla eksik, her yanıyla gölgeleyicidir. Şairliğinin baskın kimliği, Ziya Osman’ın edebi şahsiyetinin bir diğer hayati damarını; hikâyeciliğini, adeta bir tül perdenin ardında, loş bir sükûnetin içinde bırakmıştır. Türk edebiyatı kanonunda "şair" etiketiyle mühürlenmiş olması, onun hikâyelerinin şiirleri kadar derinlemesine bir kazıya, bir ruh arkeolojisine tabi tutulmasını bilinen sebeplerle geciktirmiştir. Oysa Saba’nın dünyasını bütüncül bir bakışla kavramak isteyenler için hikâyeleri, arka bahçesine açılan asıl kapıdır.
Bugüne değin Saba’nın hikâyeciliği üzerine kalem oynatanlar, akademik koridorlarda genellikle "anı", "çocukluk", "nostalji" ve "İstanbul sevgisi" gibi, ilk bakışta göze çarpan temaların etrafında dolaşmışlardır. Elbette haksız sayılmazlar; Saba’nın satırları, geçmiş zamanın sızısını taşıyan, hümanist bir duyarlılıkla örülüdür. Ancak bu çalışmalar, genellikle vitrindekiyle yetinmiş; yazarın "anı" dediğimiz o uçucu malzemeyi nasıl bir edebi stratejiyle dönüştürdüğünü, "gerçekliği" kelimelerle yeniden nasıl inşa ettiğini gözden kaçırmışlardır. Çoğu zaman onun hikâyeleri, şairin lirik dünyasının nesre dökülmüş basit birer yansıması, bir nevi otobiyografik iç döküş sanılmıştır. Oysa bu metinler, sadece bir hatırlama nöbeti değil, kendine has mimarisi olan özgün bir dünya görüşünün tezahürüdür.
Ziya Osman Saba’nın hikâyeciliği, ne salt bir anı dökümü ne de alelade bir durum hikâyesidir. O, şair duyarlılığının ince süzgecinden geçirilmiş, adına "poetik gerçeklik" diyebileceğimiz, yeniden kurulmuş bir evrendir. Çağdaşı olan toplumcu yazarların öfkesinden yahut Sait Faik’in o modern, o tekinsiz aylaklığından uzakta; Saba, gerçekliği "idealize" ederek onarır. "Küçük insan"ı, hayatın kirinden pasından arındırarak ona ahlaki bir hare kazandırır. "Anı" ise onun elinde sadece geçmişe bir özlem değil, şimdiki zamanın hoyratlığına karşı örülmüş en sağlam duvardır, bir sığınaktır. İşte bu sebepledir ki Ziya Osman Saba’nın hikayeleri geçmişe uzanan bir köprüden daha çok, geleceğe açılan bir kapıdır.
Bu izleği takip ederken, yolumuz kaçınılmaz olarak şairin iki temel yapıtına, Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi ve Değişen İstanbul’a düşecek. Bu kitapların sayfaları arasında, metnin sadece yüzeyinde değil, o derin sularında bir yolculuğa çıkacağız. Dilin şiirle flörtüne, mekânın bilhassa o eski, ahşap evlerin ve yitip giden İstanbul suretlerinin, nasıl birer "ruh kalesi"ne dönüştüğüne ve karakterlerin o "saf iyilik" halesinin içinde nasıl korunduğuna yakından bakacağız. Niyetimiz, Ziya Osman Saba’nın Türk hikâyeciliğindeki o müstesna yerini; "kayıp bir cennetin" ve vicdanın o melankolik sesini, layık olduğu yankıya kavuşturmaktır.
Ziya Osman Saba Hikâyeciliğinin Temel Dinamikleri
Ziya Osman Saba’nın hikâyelerine eğilmek, aslında şairin ruhundaki o bitimsiz şiirin, nesrin geniş avlusuna taşmasına tanıklık etmektir. Bu metinleri onun şair kimliğinden sıyırıp almaya kalkışmak, eti tırnaktan ayırmak gibidir; çünkü Saba, nesir yazarken de kaleminin ucunda o "Yedi Meşaleciler"den miras kalan "saf şiir"in mürekkebini taşır. "Sanat sanat içindir" diyen o eski yeminine ve samimiyetin o kırılgan yasasına sadık kalarak, düzyazıda kendine has, şiirle yıkanmış bir dil evreni kurar. Nesrin o alışıldık, kuru toprağında bile şiirsel bir ritim tutturabilmesi, imgelerin yoğunluğuyla okuru sarhoş edebilmesi, onun hikâyeciliğinin alametifarikasıdır. O, vakanın peşine düşmez; olayın kendisini değil, ruhumuzda bıraktığı tortuyu, o uçucu "duygu"yu ve silinmez "izlenim"i resmetmenin derdindedir. Uzun, devrik ama bir nehir gibi kendi yatağında ahenkle akan cümleleri, seslerin birbirini çağırdığı o gizli musiki ve seçtiği her metafor, metne lirik bir soluk üfler.
Bu cümle mimarisi ve "şairane" betimlemeler, hikâyelerinin atmosferini kuran asıl harçtır. Saba’nın İstanbul’u, haritalarda parmağınızla takip edebileceğiniz coğrafi bir yer olmaktan çoktan çıkmıştır; o artık "duyulan", "koklanan", genzimizde "hatırlanan" lirik bir hatıralar demetinden başka bir şey değildir. Eski bir ahşap evin cumbasından sarkan sardunyalar, yağmurun dövdüğü bir pencere camının buğusu, ıhlamur kokularına batmış bir bahçe ya da Beylerbeyi’nde, zamanın kıyısında unutulmuş bir yalı… Bütün bunlar, onun dilinde nostaljinin ve hatırlamanın o ince hüznünün en saf imgesine dönüşürler. İnsanın ruhuna işleyen betimlemeleri, karakterlerin iç dünyasına tutulmuş birer aynadır; dışarısı ile içerisi, dünya ile ruh arasındaki o kalın duvarlar, bu şiirsel dilin dokunuşuyla eriyip gider. Atmosfer, olay örgüsünün önüne geçer, onu kuşatır; okur, bir hikâyeyi takip etmeyi bırakır, kendini o melankolik rüyanın kollarına, o sisli boşluğa usulca bırakır.
Bu üslup, tesadüfi bir savrulma değil, bilinçli bir estetik tercihtir ve doğrudan bizim "poetik gerçeklik" dediğimiz o teze açılan kapıdır. Şiirsel dil, burada gerçekliğin o keskin, o kanatan köşelerini yumuşatan incecik bir "tül" işlevi görür. Saba, karakterlerinin sırtındaki o ağır yoksulluk yükünü, o derin yalnızlığı yahut değişen zamanın getirdiği sızıları görmezden geliyor değildir. Sadece bunları "çiğ", kaba bir gerçekçilikle yüzümüze çarpmak yerine, lirik bir dille estetize ederek sunar. Acı, onun kaleminde şekil değiştirir; incelir, "hüzne" veya "vefalı bir melankoliye" dönüşür.
Bu simyanın en has örneği, kitaba da adını veren o meşhur "Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi" hikâyesinde karşımıza çıkar. Anlatıcı, bir fotoğrafçı dükkânının vitrinine, o donmuş zaman karelerine bakar. Saba’nın bu fotoğrafları anlatış biçimi, gördüğünü aktaran bir tutanak kâtibinin dili değildir; o, gördüğü gerçekliğe "ideal" bir anlam yükleyen bir hayalperestin bakışıdır:
Bütün duvarları fotoğraflarla kaplı holde bekliyorum. Bütün fotoğraflardaki insanlar tebessüm ediyorlar. İşte, yeni rütbesinin verdiği gurur ve emniyetle istikbaline gülümseyen genç subay. Büyük bir lastik topu dünyanın en büyük hazinesi imişçesine sıkı sıkı tutmuş, yanaklarından sıhhat fışkıran gürbüz çocuk. Bir fakültenin mezunlar hatırası: Hocalar, memnunluk ve iftihar içinde; yeni mezunlar da hocalarının etrafında, sırtlarından bir yükü atmış, uzun bir yolu bitirip bir ağaç altına oturmuş insanların saadetiyle gülüyor, hep gülümsüyorlar.
Burada kullanılan dil, basit bir tasvirin çok ötesindedir. Yüzlerdeki o ebedi "tebessüm", tekrar tekrar vurgulanan "bahtiyar" ve "mesut" kelimeleri... Sanki o vitrin, yeryüzünde artık bulunmayan "idealize edilmiş bir mutluluğun" sığınağıdır. Anlatıcının bu vitrinin önünde "içini çekerek" bakınması, kendi hakikatinin (o derin mutsuzluğun) soğukluğu ile bu poetik idealin (fotoğraflardaki o sonsuz mutluluğun) sıcaklığı arasındaki uçurumu gösterir. Saba, kurduğu bu şiirsel dille, gerçekte var olup olmadığı meçhul, belki de sadece bir yanılsamadan ibaret olan o "mutluluğu" bir anlığına dondurur ve zamanın akışına karşı bir sığınak haline getirir. Dil, hayatın acımasızlığını örten ve onu katlanılır kılan estetik, şifalı bir tül perdeye dönüşür.
Tematik Çekirdek: "Kayıp Cennet"in İzinde Anı ve Çocukluk
Ziya Osman Saba’nın o içli, o kırılgan dili, öylesine seçilmiş süslü bir kaftan, tesadüfi bir estetik heves değildir; bilakis, anlatısının kalbini, o saklı çekirdeğini dışarının hoyrat rüzgârlarından korumak için örülmüş bir kozadır. Onun kurmaca evreninin temel yasası, belki de tek anayasası şudur: Hayatın yakıtı "geçmiş"ten alınır. Saba’nın metinlerinde "şimdi", rengi atmış, kirlenmiş, tekin olmayan bir zamandır; üzerine basıldığında çatırtılar çıkaran, güvensiz bir zemin. Karakterlerinin asıl yaşadığı, ciğerlerine o temiz havayı çektikleri, ahlaki bir huzurla "mesut" oldukları anlar, istisnasız olarak "geçmiş"in o korunaklı limanındadır.
Bu yüzden onun hikâyeleri, bir "olay"ın peşinden nefes nefese koşmaz; bir "hatırlama" ayini gibi ağır ağır, derinleşerek ilerler. Geçmiş, burada arkada duran soluk bir fon perdesi değil, hikâyeyi yürüten asıl motordur. Bir koku, belli belirsiz bir ses, sararmış bir fotoğraf karesi yahut can çekişen ahşap bir ev... Bütün bunlar, zihnin o kilitli kapılarını açan birer anahtardır. Asıl hikâye, şimdiki zamanın kıyısından geçmişe doğru yapılan o içsel yolculuktur. Saba için "gerçek hayat", yaşanan o anlık telaş, hayat koşturmacası değil, hafızanın süzgecinden geçip tortusu kalmış olan, "hatırlanan" hayattır. İşte bu "poetik gerçeklik", onu şimdiki zamanın o kaba, o acımasız realizminden ayırır; anıların sığınağında yeniden inşa edilmiş, idealize bir hakikate dönüştürür.
Bu geniş zaman atlasının, bu hatırlama coğrafyasının tam kalbinde ise "çocukluk" durur; o "yitik ülke"... Çocukluk, onun hikâyelerinde sadece biyolojik bir evre değil, kirlenmemişliğin, masumiyetin ve saflığın sembolüdür. Saba’nın dünyasında insan "kötü" doğmaz, zamanla kirlenir; bu kirlenme, yetişkinlerin dünyasına, o para hırsının, o bitimsiz çıkarların dünyasına adım atıldığında başlar. Çocukluk ise henüz bu lekenin bulaşmadığı; vefanın, merhametin ve küçücük şeylerle mutlu olabilmenin mümkün olduğu o "öz" ülkesidir. Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi’nin sayfalarında dolaşan karakterler, yetişkinliğin getirdiği o derin ruh üşümesinden ve yalnızlıktan kaçmak için, zihinlerinde hep bu "altın çağ"a, o hiç büyümeyen çocuğa sığınırlar. Çocukluk, Saba için bir anıdan öte, ahlaki bir kategori, dünyanın olması gereken en temiz suretidir.
Çocukluğun bu denli "saf" bir ışıkla yıkanması, doğal olarak yetişkinlerin "şimdi"sine düşen gölgeyi koyulaştırır. Tam da bu noktada nostalji, Saba’da pasif bir iç geçirme, bir "ah" etme hali olmaktan çıkar; modernleşen şehre, betonlaşan hayata ve aşınan değerlere karşı dikilmiş ahlaki bir barikata, bir direniş biçimine dönüşür. Bu direnişin en somut haritası Değişen İstanbul’dur. Oradaki "eski" ve "yeni" kavgası, taştan ve betondan ibaret değildir; bu, bir ruh kavgasıdır. Saba için "eski" olan; o ahşap evler, o mahcup sokaklar, o "efendi" insanlar, kaybedilmekte olan bir ahlakı, incelikli bir ruhu temsil eder. "Yeni" ise bu ruhu ezip geçen, maneviyatı kemiren o "kirlenme"nin adıdır. Nostalji, işte bu yıkıma karşı, estetik olduğu kadar etik bir duruştur da.
Böyle bir dünyada, kaçınılmaz olarak "olay"ın gürültüsü susar, "anı"nın fısıltısı başlar. Saba’nın hikâyelerinde o klasik giriş-gelişme-sonuç çizgisini, o merak düğümlerini aramak beyhudedir. Metin, şimdiki zamandaki ufacık bir kıvılcımla, bir sesle, bir kokuyla tutuşan o "hatırlama" anının üzerine kurulur. Asıl macera dışarıda değil, karakterin iç dünyasında; bir anının canlanışıyla yaşanan o duygusal depremde, o melankolik sarsıntıdadır. Bu yanıyla Saba, bizi klasik hikâyeciliğin o işlek caddelerinden alıp, Çehovyen durum hikâyeciliğinin o tenha, o derin sularına bırakır. O, hayatın akıp giden nehrinde bir "an"a odaklanır; ama o "an", şimdiki zamanın değil, geçmişin suda akseden o kırık ve güzel yansımasıdır.
İdealin Peşinde Bir Hümanizm: "Küçük İnsan"ın Masumiyeti
Ziya Osman Saba’nın o buğulu şiir dili ve anıların sarnıcından çektiği tematik dünya, onun karakter galerisini de kendiliğinden şekillendirir. Saba, edebiyatımızın o köklü "küçük insan" anlatısına göbekten bağlıdır, evet; lakin onun insanları bir başka kumaştandır. Saba’nın galerisinde dolaştığınızda karşınıza çıkan yüzler; hayatın o gürültülü merkezinden sürülmüş, sesini içine hüzünlü bir el sallayışla yolcu etmiş, yoksullar, kalabalıklar içinde yalnızlar, eski zaman nezaketini bir madalya gibi taşıyan İstanbul efendileri, hiç büyümeyen çocuklar ve vefasıyla zamana direnen dostlardır.
Bu karakterler, modern çağın o vahşi yarışında ipi göğüsleyen "kazananlar" değildir; aksine, onlar değişimin çarkları arasında ezilen "kaybedenler" yahut o çarka çomak sokmasa da kenarda durup hüzünle bakan "son temsilciler"dir. Onlarda büyük hırsların ateşi, politik kavgaların gürültüsü ya da kahramanlık destanlarının hamaseti yoktur. Saba’nın hikâyeleri, bu sıradan insanların avuçlarındaki o ufacık mutluluk kırıntılarına, içlerine akıttıkları sessiz kederlerine ve hepsinden mühimi, ruhlarındaki o lekesiz ahlaki "saflığa" odaklanır. Onun hümanizmi, "sıradan" ve "küçük" görünenin kabuğunu soyup, içindeki o "büyük" vicdan cevherini parlatmasıyla, o cevheri bir ideal olarak sunmasıyla ışıldar.
Mekânın Hafızası: Yaralı İstanbul ve Bir Sığınak Olarak "Ev"
Ziya Osman Saba’nın "poetik gerçeklik" evreninde mekân, asla olayların önünden gelip geçtiği cansız bir dekor değildir; mekân, yazarın ruhunun nefes alıp verdiği, ahlaki ve estetik değerlerin taşa, toprağa, ahşaba büründüğü canlı bir organizmadır. Bilhassa İstanbul, onun hikâyelerinde sadece bir şehir değil, yaşayan, hüzünlenen ve yaşlanan bir karakterdir. Ama bu, o bildiğimiz panoramik İstanbul değildir. Bu karakterin "ruhu"; ücra ve eski semtlerin tenhalığında, koruların serinliğinde, Boğaz köylerinin sessizliğinde ve illa ki ahşap evlerin o cumbalı, dar sokaklara bakan yüzlerinde atar. Saba’nın dili, bu mekânları birer "anı" sandığı gibi açar; onlar da tıpkı insanlar gibi "hatırlar", "yas tutar" ve zamanın hoyrat saldırılarına karşı "direnirler".
Bu mekân hiyerarşisinin en mahrem zirvesinde ise "ev" metaforu durur. Saba için "ev" (bilhassa o çocukluğun geçtiği, içinde baba kokusu olan eski ev), dört duvardan mürekkep fiziksel bir yapı değil, manevi bir sığınaktır, bir ana rahmidir. "Ev", anıların bozulmadan saklandığı bir kavanoz, "dışarıdaki" o hoyrat değişime, o modern yozlaşmaya karşı kapılarını sürgülemiş son ahlaki kaledir. Dışarısı; yani o beton apartmanların soğukluğu, caddelerin insanı yutan kalabalığı ile "iyiliğin" kuşatıldığı tekinsiz bir cepheyken; "ev", vefanın ve saflığın muhafaza edildiği, kandillerin sönmediği bir "vicdan" coğrafyasıdır.
İşte bu yüzden, Saba’nın poetikasındaki o derin kederin kaynağı, bu mekânların göz göre göre yok oluşudur. Değişen İstanbul’daki her hikâye, modernleşmenin getirdiği o büyük "yıkım" karşısında tutulmuş melankolik bir yas gibidir. Yıkılan bir ahşap ev, Saba için sadece mimari bir kayıp değildir; o enkazın altında bir ailenin hafızası, bir dönemin ruhu ve "insani" olan her şey kalmıştır. O buldozerin kepçesi, sadece çürümüş tahtalara değil; "geçmişe", "saflığa" ve "iyiliğe" de inmektedir. Mekânın ölümü, değerlerin de ölümüdür ve Saba’nın hüznü, işte bu beton yığınlarının altında somutlaşır.
Edebiyatımızın Sularında Tenha Bir Ada
Ziya Osman Saba’nın "poetik gerçeklik"le kurduğu, "anı"ların harcıyla kardığı o "kayıp cennet", yarattığı o "ideal iyiler" ve bir sığınak bildiği o "ev/İstanbul" imgesi; onu kendi çağının diğer "küçük insan" anlatıcılarından ayırır. O, Türk edebiyatının o gürültülü nehrinde, kendi yatağında sessizce akan berrak bir kol gibidir. Bu özgün konumu, en iyi Sait Faik ve Memduh Şevket ile yan yana getirdiğimizde anlarız.
Saba’da, Sait Faik’de İstanbul’a ve "küçük insan"a sevdalıdır, bu tanımlama doğrudur. Lakin dünyaya baktıkları pencereler bambaşkadır. Sait Faik, varoluşsal bir sancıyla kendini "şimdi"nin, o anın kucağına, sokağın tozuna çamuruna atar. Onun dili daha "modern", parçalı, yer yer bıçkın, "an"ın coşkusunu ya da kederini çiğ bir lirizmle, kanata kanata yakalamaya çalışan bir dildir. Karakterleri "kusurlu"dur; günahkârdır, avaredir ama her şeyden önce kanlı canlıdır, "yaşarlar". Saba ise "şimdi"nin o tekinsizliğinden ürker, yorgun ama mesut adımlarla "geçmiş"e sığınır. Dili, daha klasik, mermer gibi yontulmuş, cilalı ve ahenklidir. Karakterleri ise ahlaken "kusursuzlaştırılmış", birer aziz gibi "idealist" bir tülün arkasından görünürler. Sait Faik, Beyoğlu’nun arka sokaklarında "gerçeği" ararken; Ziya Osman, eski konakların loşluğunda "ideal" olanı hatırlamak için dolanır.
Bir diğer yol arkadaşı Esendal’ın insana odaklanan "durum hikâyeciliği" Saba ile uzaktan akraba gibidir. İkisi de büyük olayların gürültüsünden kaçarlar. Ancak Esendal, bir ayna gibi "yalın", "süssüz" ve "objektif" tutar kalemini; hayatın olağan akışını, neredeyse bir belgeselci soğukkanlılığıyla kaydeder. Saba’nın dili ise çok daha lirik, atmosferi çok daha buğuludur. Asıl fark ise ruh halindedir: Esendal’da görünüşte "çatışmasız", huzurlu bir gündelik hayat akarken; Saba’da "geçmişle şimdiki zaman arasına sıkışmış" ruhun o derin iç çatışması, o sessiz çığlığı duyulur. Esendal, şimdiki zamana bıyık altından ironik bir tebessümle bakarken; Saba, şimdiki zamana, "kayıp" bir geçmişin ıslak kirpikleri arasından bakar.
Ve elbette, Saba’nın "Yedi Meşaleciler"den yadigar o poetikası ile hikâyeciliği arasındaki sarsılmaz tutarlılık... "Sanat sanat içindir" diyerek hikâyelerini güncelin ve ideolojinin (Toplumcu Gerçekçiler gibi) boyunduruğundan kurtarmış; estetiğe, "güzel" olana sadık kalmıştır. "Samimiyet" ilkesi, onun tüm metinlerinin atardamarıdır; o otobiyografik "anı" damarını besleyen kan budur. O, hikâye yazarken şair kimliğini çıkarıp bir kenara koymaz, bilakis, şiirde aradığı o "saf" ve "ideal" güzelliği nesre taşıyarak, Türk edebiyatında vicdanın en lirik sesini, o "şairane hikâye"yi yaratmıştır.
Zamanın Uğultusuna Karşı Vicdanın Sesi
Ziya Osman Saba’nın hikâyeciliği, edebiyat tarihinin dipnotlarında kalmış, şairliğinin gölgesinde solmuş bir heves değildir. Aksine, yazının başında fısıldadığımız o tezi (Saba'nın hikâyeciliğinin "poetik gerçeklik" üzerine kurulu olduğu gerçeğini) şimdi daha gür bir sesle vurgulamak gerekir; onun hikâyeleri, şair duyarlılığının nesirdeki en bilinçli, en zarif tezahürüdür. Saba, hayatı "olduğu gibi" yansıtan bir ayna değil; onu lirik bir dille yıkayan, ahlaki ve estetik açıdan "olması gerektiği gibi" onaran bir simyacıdır.
Bu onarım çabasıyla Ziya Osman Saba, Türk hikâyeciliğine "saf iyiliğin", "vefanın" ve "yitip giden güzelliklerin" o melankolik sesini üfleyen en özgün neyzenlerden biridir. O, çağdaşlarının aksine, insanı "kötülükten" soyundurmuş; kavgayı insanla insan arasına değil, "insan" ile "zamanın o acımasız dişlileri" arasına koymuştur.
Bu duruş, onun hikâyelerinin mayasını da belirlemiştir. Onun metinlerinin, olayların kuru gürültüsünden çok "duyguların" ve "atmosferin" o yoğun sessizliğine yaslandığı; bu yönüyle şiirsel kimliğinin bir uzantısı olduğu aşikârdır. Anı, çocukluk ve o eski İstanbul evleri, bu atmosferi yaratan ve o "kayıp cennetin" emanetlerini saklayan birer sandıktır.
Nihayetinde, Ziya Osman Saba’nın külliyatı, tozlu raflarda kalacak ve oralarda unutulacak bir nostalji nesnesi değildir. Saba’nın eserleri, modern dünyanın bu baş döndürücü hızına, bu değer erozyonuna ve ruh üşümesine karşı "vicdani bir sığınak" olarak okunmaya, belki de her zamankinden daha çok muhtaçtır. O, Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi’nin vitrinine bakıp iç geçiren o anlatıcı gibi, bizlere "iyiliğin" ve "vefanın" bir zamanlar bu topraklarda mümkün olduğunu hatırlatan, geçmişe sığınmış o ince, o vicdani ses olarak edebiyatımızın göğünde parlamaya devam edecektir.


Yorumlar (0)
Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.
Yorum Bırakın