90'lardaki sinema yolculuğumuz devam ediyor. Daha önce 1990, 1991, 1992, 1993 yıllarının en iyi 25 film seçkimi yayınlamıştım. Şimdi 90'ların tam ortasında, 1994 senesindeyiz.
1990'larda her geçen sene nitelikli filmlerin sayısı artıyor. Dolasıyla her seçkide film sayısını 25'e indirmek oldukça zorlaşıyor. Örneğin bu listeye almak istediğim, ancak çeşitli sebeplerden ve yer olmadığı için almadığım bir dolu film var: Kurt (Wolf) Gerçekler Acıtır(Reality Bites), Ed Wood, Tatlı Tuzlu (Yin shi nan nu), Üç Renk: Kırmızı (Trois Couleurs: Rouge), Üç Renk: Beyaz, Şeytan Tangosu (Sátántangó), King George’un Deliliği (The Madness of King George) Exotica, Balığa Çık (Go Fish), Beni Kimse Sevmiyor (Keiner liebt mich), Frankenstein, True Lies, Chung Hing Sam Lam, Death And The Maiden, Nobody's Fool, Bullets Over Broadway Mezarını Derin Kaz (Shallow Grave)...
Forest Gunp'ı ise bilerek listeye almadım. Filmi sevmediğimden değil. Özell bir ilgim olmasa da ilk seyrettiğimde beğenmiştim. Ancak 1995 Oscar'larında, sinemada hikaye anlatıcılığını tamamen değiştiren, Holywood'un dönüştüren bir başyapıtın es geçilerek En İyi Film Oscar'ının Forets Gunp gibi bir Amerikan masalına verilmesi çok canımı sıktığı için filmi bir daha izlemedim, listeye de almadım.
İşte 95 seçkisi:
25. TEZGAHTARLAR (CLERKS)
Clerks, sinema tarihinin en "düşük bütçeli" ama en yüksek etkili filmlerinden biri. Samimiyetin ve "kaybeden" olmanın kitabını yazan bir başyapıt.

Dante Hicks (Brian O’Halloran), aslında tatil günü olmasına rağmen patronu tarafından işe çağrılan, mutsuz bir bakkal çırağıdır. “Bugün burada olmam bile gerekmiyordu!” isyanları arasında gününü geçirmeye çalışırken, yandaki video dükkanında çalışan arsız, umursamaz ve ağzı bozuk en yakın arkadaşı Randal (Jeff Anderson) ona eşlik eder. Film, bu iki tezgahtarın bir gün boyunca dükkana girip çıkan tuhaf müşterilerle uğraşmalarını, popüler kültür (özellikle Star Wars) üzerine yaptıkları derin ve absürt tartışmaları, Dante’nin karmaşık aşk hayatını ve dükkanın önünde “iş tutan” ikonik ikili Jay ve Silent Bob’un maceralarını konu alır. Tezgahtarlar, büyük olayların değil, küçük anların ve divalogların filmidir.
Bu film hakkında daha fazla bilgi
24. HIZ TUZAĞI (SPEED)
90’lı yılların aksiyon sinemasını kökünden değiştiren, seyrederken nabzımızı bir an bile düşürmeyen, adrenalin yüklü bir klasik, Hız Tuzağı.

Los Angeles Polis Teşkilatı’nda (LAPD) görevli, gözü pek özel tim polisi Jack Traven (Keanu Reeves), zekice planlar yapan eski bir polis memuru olan ve emekliliğinde bir bombacıya dönüşen Howard Payne (Dennis Hopper) ile ölümcül bir kedi-fare oyununa girer. Payne, şehir içi bir halk otobüsüne karmaşık bir bomba düzeneği yerleştirir: Otobüsün hızı saatte 50 milin üzerine çıktığında bomba aktifleşecek, hız tekrar bu sınırın altına düştüğünde ise havaya uçacaktır. Şans eseri otobüste bulunan ve direksiyonun başına geçmek zorunda kalan Annie (Sandra Bullock) ile Jack, trafiğin yoğun olduğu Los Angeles caddelerinde ve bitmemiş otoyol köprülerinde hayatta kalma mücadelesi verirler. Hız Tuzağı ile yönetmen Jan de Bont, izleyiciyi klostrofobik bir otobüsün içine hapsederek sinema tarihinin en yüksek tempolu rehine kurtarma hikâyelerinden birine imza atıyor.
Bu film hakkında daha fazla bilgi
23. DÖRT NİKAH BİR CENAZE (FOUR WEDDINGS AND A FUNERAL)
Dört Nikah Bir Cenaze, zarif, hınzır ve son derece "İngiliz" ruhuna sahip, romantik komedi türünü yeniden tanımlayan bir klasik. Sadece bir aşk hikâyesi değil; dostluğun, kaçırılan fırsatların ve hayatın o tuhaf akışının harika bir anlatımı.

Charles (Hugh Grant), çevresi geniş ama bağlılık korkusu yüzünden bir türlü dikiş tutturamayan, hafif sakar ve son derece çekici bir bekardır. Hayatı, katıldığı bir düğünde Amerikalı özgür ruhlu Carrie (Andie MacDowell) ile tanışınca altüst olur. Ancak kader, onları her seferinde başkalarının düğünlerinde (ve bir cenazede) karşılaştırarak aralarındaki çekimi test eder. Film, adından da anlaşılacağı üzere beş farklı sosyal olay üzerinden ilerlerken; Charles ve bir grup eksantrik arkadaşının aşkı arama çabalarını, hayal kırıklıklarını ve hayatın kaçınılmaz trajedilerini konu alıyor. Mike Newell’in yönettiği bu yapıt, Richard Curtis’in zekice yazılmış diyaloglarıyla, izleyiciyi kahkahadan gözyaşına taşıyan bir duygusal rollercoaster’a davet ediyor.
Bu film hakkında daha fazla bilgi
22. AMATÖR (AMATEUR)
Amatör, 1994 yılının ana akım sinemasından tamamen kopuk, adeta başka bir gezegenden gelmiş gibi duran, bağımsız sinemanın en cool ve en tuhaf örneklerinden biri. Suç, kimlik, hafıza ve kefaret üzerine kurulmuş bu "absürt-gerilim", izleyiciyi şaşırtmaktan bir an bile geri durmuyor.

Hafızasını tamamen kaybetmiş, kim olduğunu bilmeyen bir adam olan Thomas (Martin Donovan), bir kafe dükkanında karşılaştığı Isabelle (Isabelle Huppert) ile tanışır. Isabelle, bir rahibeyken manastırdan ayrılmış ve şimdilerde “bakire” bir porno yazarı olarak hayatını kazanan, en az Thomas kadar tuhaf bir karakterdir. İkili, Thomas’ın geçmişini kurcalamaya başladıkça, adamın aslında hiç de hoş olmayan bir geçmişe sahip olduğunu, eski bir porno yapımcısı ve acımasız bir adam olduğunu keşfederler. Peşlerindeki öfkeli bir intikamcı kadın ve tuhaf suçlularla birlikte, bu iki “amatör” ruh, şiddet ve felsefenin iç içe geçtiği bir New York labirentinde kendilerini bulurlar.
Bu film hakkında daha fazla bilgi
21. CRUMB
Crumb ile ABD yeraltı çizgi roman dünyasının dehası Robert Crumb’ın zihnine konuk oluyoruz. Film bir sanatçının portresinden ziyade, uyumsuz bir ailenin anatomisi ve deha ile delilik arasındaki o ince çizginin belgesi niteliğinde.

Yönetmen Terry Zwigoff, yakın dostu olan efsanevi çizer Robert Crumb’ın hayatını mercek altına alırken, karşımıza sadece bir biyografi çıkarmıyor. Film, 1960’ların karşı kültür ikonuna dönüşen, “Keep on Truckin'” ve “Fritz the Cat” gibi karakterlerin yaratıcısı olan Crumb’ın, Paris’e taşınmadan önceki son dönemini anlatıyor. Ancak asıl sarsıcı olan, Robert’ın en az kendisi kadar yetenekli fakat sosyal hayattan tamamen kopmuş, travmalarla dolu kardeşleri Charles ve Maxon ile olan ilişkisidir. Belgesel; cinsellik, takıntılar, sanatsal yaratım süreci ve Amerikan rüyasının karanlık mahzenlerinde kalmış bir çocukluğun izlerini, hiçbir sansüre uğratmadan izleyiciye sunuyor.
Bu film hakkında daha fazla bilgi
20. FARINELLI
Farinelli, müzik tarihinin en gizemli figürlerinden biri olan kastrat şarkıcı Carlo Broschi’nin hayatını merkeze alan, görsel ve işitsel bir şölen.

Film, 18. yüzyıl Avrupa’sının en ünlü kastrat sanatçısı Farinelli lakaplı Carlo Broschi ile besteci ağabeyi Riccardo Broschi’nin fırtınalı ilişkisini anlatıyor. Çocukken sesini kaybetmemesi için ağabeyi tarafından hadım edilen Carlo, melekleri kıskandıran sesiyle kitleleri büyülemektedir. İki kardeş, “ses” ve “beste” üzerinden ayrılmaz bir ortaklık kurmuşlardır; hem sahnede hem de özel hayatlarında her şeyi paylaşmaktadırlar. Ancak Farinelli, efsanevi besteci Handel ile tanışınca ve kendi sanatsal kimliğini sorgulamaya başlayınca, ağabeyine olan bağımlılığı yerini büyük bir çatışmaya bırakır. Film, bir sanatçının zirveye tırmanışını, fiziksel kaybının ruhundaki derin izlerini ve müzik uğruna feda edilen bir hayatın trajedisini konu alıyor.
Bu film hakkında daha fazla bilgi
19. ÖLÜMSÜZ SEVGİ (IMMORTAL BELOWED)
Ölümsüz Sevgi, klasik müziğin en hırçın, en gizemli, dahi bestecisi, Ludwig van Beethoven’ın kalbine doğru bir yolculuk. Bir biyografi filminden çok; bir vasiyetnamenin izinde koşan, notaların arasına gizlenmiş imkânsız bir aşkın ve yalnızlığın hikâyesi.

1827 yılında, müzik tarihinin en büyük dehalarından Ludwig van Beethoven (Gary Oldman) hayata gözlerini yumar. Ancak ardında, tüm mal varlığını “Ölümsüz Sevgilisi”ne (Immortal Beloved) bıraktığını belirten gizemli bir vasiyetname bırakmıştır. Beethoven’ın yakın dostu ve sekreteri Anton Schindler, bu isimsiz kadının kim olduğunu çözmek için müzisyenin geçmişine doğru bir yolculuğa çıkar. Film, Beethoven’ın hayatındaki önemli kadınlar ve fırtınalı aile ilişkileri arasında mekik dokurken; bizi bestecinin çocukluk travmalarından, sağırlığın pençesinde kıvrandığı o karanlık döneme ve en görkemli eserlerini nasıl bir ruh haliyle yarattığına götürür. Bernard Rose’un yönettiği film, bir dedektiflik öyküsü titizliğiyle, bestecinin öfkesinin, tutkusunun ve o ilahi müziğinin kaynağını arıyor.
Bu film hakkında daha fazla bilgi
18. POSTACI (IL POSTINO)
Postacı, sinema tarihinin en naif, en içten ve kuşkusuz en hüzünlü yapımlarından biri. İtalya'nın masmavi suları, güneşin kavurduğu taş evleri ve şiirin ruhu iyileştiren gücü... Kelimenin tam anlamıyla "kalbi olan" bir film.

1950’li yıllarda, İtalya’nın küçük bir adasında yaşayan Mario (Massimo Troisi), balıkçılık yapamayacak kadar saf ve hayalperest bir gençtir. Adaya siyasi sürgün olarak gelen efsanevi Şilili şair Pablo Neruda’nın (Philippe Noiret) gelişiyle, Mario’nun hayatı değişir. Mario, sadece ünlü şairin mektuplarını ona ulaştırmakla görevli özel bir postacı olur. Zamanla bu okuma yazması bile zayıf olan yerli genç ile dünya devi şair arasında benzersiz bir dostluk filizlenir. Neruda, Mario’ya kelimelerin büyüsünü ve metaforların gücünü öğretirken; Mario da bu yeni kazandığı bakış açısıyla aşık olduğu Beatrice’in (Maria Grazia Cucinotta) kalbini kazanmaya çalışır. Film, bir insanın sanat ve sevgi aracılığıyla kendi sesini bulma hikayesidir.
Bu film hakkında daha fazla bilgi
17. ŞİKE (QUIZ SHOW)
Şike, sadece bir yarışma programının hikayesi değil, aynı zamanda Amerikan rüyasının ve etik değerlerin nasıl metalaştırıldığının çarpıcı bir portresi.

1950’lerin popüler bilgi yarışması “Twenty-One”, tüm Amerika’yı ekran başına kilitlemektedir. Programın mevcut şampiyonu, halkın pek de ısınamadığı Herbert Stempel (John Turturro), reytingler düşmeye başlayınca yapımcılar tarafından koltuğunu bırakmaya zorlanır. Yerine gelen isim ise tam tersi bir profildir: Yakışıklı, karizmatik ve saygın bir akademisyen olan Ivy League mezunu Charles Van Doren (Ralph Fiennes). Van Doren kısa sürede ulusal bir kahramana dönüşür; ancak ortada büyük bir sorun vardır: Yarışma şikelidir. Genç ve idealist bir kongre araştırmacısı olan Richard Goodwin (Rob Morrow), bu parıltılı ekran başarısının ardındaki yolsuzluğu sezince, televizyon dünyasının devlerini ve toplumun güvenini sarsacak bir hukuk mücadelesi başlar.
Bu film hakkında daha fazla bilgi
16. CENNETSİ YARATIKLAR (HEAVENLY CREATURES)
Peter Jackson'ın az bilinen hazinesi Cennetsi Yaratıklar, gerçek bir trajediden beslenen, hayal gücünün bir sığınağa mı yoksa bir silaha mı dönüştüğünü sorgulayan benzersiz bir yapıt. Rahatsız edici, lirik ve görsel olarak büyüleyici bir suç hikâyesi.

1950’li yılların Yeni Zelanda’sında geçen film, yaşanmış gerçek bir cinayet vakasını (Parker-Hulme davası) konu alıyor. Orta sınıfa mensup, içine kapanık Pauline (Melanie Lynskey) ile üst sınıftan gelen, hayalperest ve dışa dönük Juliet (Kate Winslet), okulda tanışır tanışmaz birbirlerine kopmaz bir bağla bağlanırlar. Her iki genç kız da yaşadıkları dünyanın sıradanlığından nefret etmekte ve kendi yarattıkları “Dördüncü Dünya” adındaki fantastik krallığa kaçmaktadırlar. Ancak bu yoğun dostluk, çevreleri ve aileleri tarafından “tehlikeli bir takıntı” olarak görülmeye başlar. Ailelerinin onları ayırma çabası, kızların hayal dünyasındaki karanlık tarafı uyandıracak ve onları geri dönülmez, kan dondurucu bir eyleme sürükleyecektir. Peter Jackson, bu trajik süreci bir suç dramından ziyade, görkemli bir görsel şiir tadında anlatıyor.
Bu film hakkında daha fazla bilgi
15. ÖLÜMSÜZ AŞK (THE CROW)
Ölümsüz Aşk sadece bir intikam hikayesi değil, aynı zamanda başrol oyuncusu Brandon Lee’nin trajik ölümüyle gerçeklik ve kurgunun iç içe geçtiği, sinema tarihinin en hüzünlü ve efsaneleşmiş yapımlarından biri.

Detroit’in tekinsiz ve yozlaşmış sokaklarında, “Şeytan Gecesi” olarak bilinen Cadılar Bayramı arifesinde, rock müzisyeni Eric Draven (Brandon Lee) ve nişanlısı Shelly, vahşi bir çete tarafından katledilir. Cinayetin üzerinden tam bir yıl geçtikten sonra, gizemli bir karga Eric’in mezarına gelir ve onu hayata döndürür. Artık Eric, acı hissetmeyen ve yaraları anında iyileşen, doğaüstü güçlere sahip bir intikam meleğidir. Hafızasındaki paramparça görüntülerle nişanlısının katillerini tek tek avlamaya başlar. Ancak bu yolculuk sadece kan dökmek üzerine değil, yarım kalmış bir aşkın yasını tutmak ve adaleti yerin dibinden söküp çıkarmak üzerinedir.
Bu film hakkında daha fazla bilgi
14. BİR ŞİRKET KOMEDİSİ (THE HUDSUCKER PROXY)
Bir Şirket Komedisi, 1994 yılında vizyona girdiğinde değeri pek anlaşılamamış olsa da, bugün gerçek bir kült klasik muamelesi gören bir film.

1958 yılının New York’unda geçen hikaye, saf ve taşralı Norville Barnes’ın (Tim Robbins), büyük umutlarla şehre gelmesini konu alır. Dev bir holding olan Hudsucker Industries’in kurucusu beklenmedik bir şekilde intihar edince, yönetim kurulu başkanı Sidney J. Mussburger (Paul Newman), şirket hisselerini ucuza kapatmak için dahiyane(!) bir plan yapar: Şirketin başına en “beceriksiz” kişiyi geçirip hisseleri yerle bir etmek. Norville tam da bu iş için biçilmiş kaftandır. Ancak Norville’in cebinde taşıdığı “çocuklar için” olan basit bir icat projesi, işleri hiç de Mussburger’in planladığı gibi götürmez. Filmin kadrosunda, Norville’in peşine düşen hırslı gazeteci Amy Archer rolünde harika performansıyla Jennifer Jason Leigh de yer alıyor.
Bu film hakkında daha fazla bilgi
13. GÜNEŞ YANIĞI (BURNT BY THE SUN)
“Güneş Yanığı”, Stalin dönemi Sovyetler Birliği’nde, dönemin politik baskılarını ve kişisel trajedilerini konu alıyor.

“Güneş Yanığı” filmi 1936 yazında Sovyetler Birliği’nde, Devrim Kahramanı Albay Sergei Petrovich Kotov’un (Nikita Mikhalkov), eşi Maroussia (Ingeborga Dapkounaite) ve kızı Nadya (Nadezhda Mikhalkova) ile birlikte geçirdiği huzurlu bir yaz günü başlar. Kotov, devrimin ardından yeni Sovyet rejiminin bir parçası olmuştur ve ailesiyle birlikte bir köyde yaşamaktadır. Eşi Maroussia’nın 13 yıldır kayıp olan eski aşkı Dmitri’nin (Oleg Menchikov) köye gelmesiyle birlikte olaylar karanlık bir hal alır.
Dmitri’nin gelişi, aile içindeki dengeleri bozar ve geçmişteki sırlar, acılar yavaş yavaş gün yüzüne çıkar. Dmitri, aslında NKVD (Sovyet Gizli Polisi) için çalışmaktadır ve Kotov’u tutuklamakla görevlendirilmiştir. Kotov, başta Dmitri’nin gelişinin masumane bir ziyaret olduğunu düşünse de, zamanla onun gerçek niyetini anlar. Film, Kotov’un bu gerçeği öğrendiği andan itibaren yaşadığı dehşet, hayal kırıklığı ve çaresizliği anlatır. Kotov, bir yandan ailesini korumaya çalışırken, bir yandan da geçmişteki hatalarıyla yüzleşir. Dmitri ise, geçmişteki aşkı Maroussia ve Kotov arasında sıkışıp kalır; aşk, sadakat, ihanet ve pişmanlık arasında bocalar.
Bu film hakkında daha fazla bilgi
12. KRALİÇE MARGOT (LA REINE MARGOT)
Fransız sinemasından, Patrice Chéreau’nun başyapıtı, Kraliçe Margot, tarihin en kanlı mezhep katliamlarından birini konu alıyor. Sinema tarihinin en tutkulu ve en görkemli dönem dramalarından biri.

16. yüzyıl Fransası’nda, Katolikler ve Protestanlar (Huguenotlar) arasındaki kanlı iç savaşın ortasındayız. Güç delisi Ana Kraliçe Catherine de Medici, siyasi bir barış sağlamak(!) amacıyla Katolik kızı Marguerite de Valois’yı (Margot), Protestan Kral Henry de Navarre ile evlenmeye zorlar. Ancak bu düğün bir barış elçisi değil, tarihe “Aziz Bartalmay Yortusu Katliamı” olarak geçecek olan büyük bir kıyımın zeminidir. Güzelliğiyle büyüleyen ama saray entrikalarının içinde ruhu sıkışmış olan Margot (Isabelle Adjani), bu vahşet gecesinde hayatını kurtardığı yaralı bir Protestan askere, La Môle’a aşık olur. Film, nefretin gölgesinde yeşeren bu imkansız aşkı ve iktidar hırsının bir aileyi nasıl canavarlaştırdığını sarsıcı bir dille anlatıyor.
Bu film hakkında daha fazla bilgi
11. VAMPİRLE GÖRÜŞME (INTERVIEW WITH THE VAMPIRE)
Vampirle Görüşme, gotik edebiyatın ve sinemanın melankolik karanlık dehlizlerinde, "canavar" vampir imajını yıkan, yerine varoluşsal sancılar çeken, estetik ve tutku dolu trajik bir figür koyan sıra dışı bir film.

Anne Rice’ın aynı adlı romanından uyarlanan film, modern San Francisco’da meraklı bir gazetecinin (Christian Slater), Louis de Pointe du Lac (Brad Pitt) adlı bir adamla yaptığı sıra dışı röportajı konu alır. Louis, 18. yüzyıl New Orleans’ında acı içindeki bir toprak sahibiyken, karizmatik ve gaddar vampir Lestat (Tom Cruise) tarafından ısırılarak ölümsüzlüğe mahkûm edilmiştir. Louis, insanlığını korumak ve yaşamak için öldürmek zorunluluğu arasında sıkışıp kalırken; ikiliye daha sonra sonsuza kadar bir çocuk bedenine hapsedilmiş olan Claudia (Kirsten Dunst) katılır. Film, yüzyıllara yayılan bu karanlık yolculukta; yalnızlık, sevgi, nefret ve asla bitmeyen bir açlığın epik hikâyesini, Louis’nin pişmanlık dolu anlatımıyla sunuyor.
Bu film hakkında daha fazla bilgi
10. ASLAN KRAL (THE LION KING)
Animasyon tarihinin akışını değiştiren, sadece çocukların değil, yetişkinlerin de ruhunda derin izler bırakan Aslan Kral, Disney'in açık ara en iyi filmi olabilir.

Afrika’nın kalbinde, hayvanlar aleminin hükümdarı Kral Mufasa’nın oğlu Simba doğduğunda, doğanın dengesi kutlanır. Ancak Mufasa’nın kardeşi Scar’ın taht hırsı, bu huzuru kanlı bir trajediye dönüştürür. Babasının ölümünden kendini sorumlu tutan küçük Simba, krallığı terk ederek sürgüne gider. Burada tanıştığı neşeli dostları Timon ve Pumbaa ile “Hakuna Matata” felsefesini benimseyip sorumluluklarından kaçmaya çalışsa da, geçmişi ve gerçek kimliği onu bir gün mutlaka bulacaktır. Genç aslanın, korkularıyla yüzleşip yaşam döngüsündeki yerini geri alma mücadelesi, epik bir büyüme hikayesidir. Yönetmenliğini Roger Allers ve Rob Minkoff’un üstlendiği film, seslendirme kadrosundaki Rowan Atkinson, James Earl Jones, Whoopi Goldberg ve Jeremy Irons gibi dev isimlerle karakterlerine unutulmaz bir derinlik kazandırır.
Bu film hakkında daha fazla bilgi
9. YAĞMURDAN ÖNCE (BEFORE THE RAIN)
Yağmurdan Önce, sadece bir film değil; zamanın daireselliği, nefretin coğrafyası ve insanın kaçamadığı kaderi üzerine yazılmış bir görsel şiir.

Makedon yönetmen Milcho Manchevski’nin bu etkileyici ilk filmi, “Kelimeler”, “Yüzler” ve “Fotoğraflar” adlı birbirine sıkı sıkıya bağlı üç bölümden oluşur. Hikâye, Makedonya’nın manastır sessizliğinden Londra’nın kaotik modernizmine, oradan tekrar Balkanlar’ın barut kokan köylerine uzanır. Suskunluk yemini etmiş bir keşiş, Londra’da yaşayan bir fotoğraf editörü ve savaşın ortasındaki vatanına dönen dünyaca ünlü bir fotoğrafçı olan Aleksander; milliyetçilik ve dini çatışmaların gölgesinde trajik bir şekilde birbirine bağlanır. “Zaman ölmez, daire yuvarlak değildir” mottosuyla ilerleyen film, birinin bittiği yerde diğerinin başladığı, şiddetin bulaşıcı doğasını ve barışın imkansızlığını anlatan lirik bir anlatı sunar. Spoiler vermeden söyleyebilirim ki; film, küçük bir kıvılcımın nasıl koca bir yangına dönüşebileceğini dairesel bir kurguyla gözler önüne seriyor.
Bu film hakkında daha fazla bilgi
8. ZEYTİN AĞAÇLARI ALTINDA (ZIRE DARAKHATAN ZEYTON)
İran sinemasının en nadide mücevherlerinden biri olan Zeytin Ağaçları Altında, Abbas Kiarostami’nin şiirsel evrenine bir giriş bileti gibi.

İran’ın sarp ve büyüleyici coğrafyasında geçen film, yönetmen Abbas Kiarostami’nin “Koker Üçlemesi”nin (veya Köy Üçlemesi) muazzam finalidir. Film, bir önceki film olan Ve Yaşam Devam Ediyor‘un çekim sürecini merkezine alan bir “film içinde film” kurgusuna sahip. Hikaye, deprem sonrası bir köyde film çekilirken, amatör oyuncu Hüseyin’in, filmdeki partneri Tahereh’e olan karşılıksız aşkına odaklanıyor. Hüseyin, depremde her şeyini kaybetmiş olmasına rağmen, sınıfsal farklılıkları ve geleneğin katı kurallarını aşarak sevdiği kadının kalbini kazanmaya çalışır. Başrollerde Hüseyin Rezai ve Tahereh Ladanian’ın doğal performansları, yönetmenin belgeselvari üslubuyla birleşerek izleyiciyi gerçek ile kurgunun iç içe geçtiği o ince çizgide yürütüyor.
Bu film hakkında daha fazla bilgi
7. CHUNGKING EKSPRESİ (CHUNG HING SAM LAM)
Chungking Express, aşk, kayıp ve anılar üzerine bir film. Özenle işlenmiş karakterleri ve doğal performanslar ile güçlü bir dramatik etki yaratıyor

Chungking Ekspresi, Hong Kong’un hareketli ve kaotik yaşamını, iki ayrı hikaye üzerinden anlatıyor. İlk hikaye, bir uyuşturucu kaçakçısıyla bir polis memuru arasındaki ilişkiyi, ikinci hikaye ise bir fast-food restoranında çalışan bir kadınla başka bir polis memuru arasındaki ilişkiyi konu alıyor. İlk hikayede, uyuşturucu kaçakçısı olan bir kadın (Brigitte Lin) ve ona aşık olan polis memuru He Qiwu (Takeshi Kaneshiro) arasındaki ilişkiyi görürüz. He Qiwu, sevgilisi May tarafından terk edilmiştir ve 1 Mayıs’ta onun geri döneceğine inanmaktadır. Bu arada, uyuşturucu kaçakçısı kadınla yolları kesişir. Kadın, bir uyuşturucu ticaretinde ihanete uğramıştır ve bir çıkış yolu aramaktadır. İki karakter, birbirlerine çare olabileceklerini düşünerek, kısa bir süreliğine birbirlerine yakınlaşırlar. Ancak, kadının tehlikeli dünyası ve He Qiwu’nun aşk acısı, aralarındaki ilişkiyi giderek sonu belirsiz bir yola sokar.
İkinci hikaye ise, bir fast-food restoranında çalışan Faye (Faye Wong) ve sık sık oraya gelen polis memuru 663 (Tony Leung) arasında geçiyor. 663 da tıpkı He Qiwu gibi sevgilisi tarafından terk edilmiştir ve bu durum onu derinden etkilemiştir. Faye, 663’e aşıktır, ancak duygularını ifade edememektedir. Bunun yerine, 663’ün hayatına gizlice girer ve onun dikkatini çekmeye çalışır. 663, Faye’nin gizli çabalarını fark etmez ve yalnızlığa gömülür. Faye, sonunda 663’e olan duygularını açıklar, ancak bu açıklama ikili arasındaki ilişkiyi çıkmaza sokar.
Bu film hakkında daha fazla bilgi
6. YAŞAMAK (HUO ZHE)
Çin sinemasının "Beşinci Kuşak" yönetmenlerinin önde gelenlerinden olan Zhang Yimou Yaşamak ile bir ailenin trajedisini anlatırken koca bir ülkenin ruh halinin röntgenini de çekiyor.

Film, 1940’lı yıllardan başlayarak Çin’in çalkantılı siyasi tarihini, kumar tutkusu yüzünden servetini kaybeden Fugui ve eşi Jiazhen’in hayatı üzerinden anlatır. Zengin bir adamken bir gecede evini ve barkını kaybeden Fugui, hayata tutunmak için gölge oyunu oynatmaya başlar. Ancak Çin İç Savaşı, ardından gelen komünist devrim ve Büyük İleri Atılım gibi devasa toplumsal değişimler, bu küçük aileyi her seferinde başka bir sınavla karşı karşıya bırakır. Gong Li ve Ge You’nun devleştiği bu yapımda; savaşın ortasında kalmış, kıtlıkla boğuşan ama ne olursa olsun “sadece yaşamak” için birbirine tutunan bir ailenin sarsıcı serüvenine tanıklık ediyoruz. Film, siyasi fırtınaların altında ezilen ama asla pes etmeyen insan onurunun sessiz çığlığı gibi.
Bu film hakkında daha fazla bilgi
5. KATİL DOĞANLAR (NATURAL BORN KILLERS)
Katil Doğanlar sadece bir film değil; izleyicinin sinir uçlarıyla oynayan, bir Amerikan kabusu ve ana akım sinemanın gördüğü en saldırgan medya eleştirilerinden biri.

Mickey (Woody Harrelson) ve Mallory (Juliette Lewis), her ikisi de çocukluk travmalarıyla yoğrulmuş, birbirine tutkuyla bağlı iki seri katildir. ABD boyunca çıktıkları yolculukta, arkalarında düzinelerce ceset bırakarak ilerlerler. Ancak onları “özel” kılan sadece işledikleri cinayetler değil, bu cinayetlerin medya tarafından nasıl pazarlandığıdır. Wayne Gale (Robert Downey Jr.) isimli hırslı bir televizyoncu, bu ikiliyi birer halk kahramanı ve reyting canavarına dönüştürür. Film, Mickey ve Mallory’nin kanlı yolculuğunun yanı sıra, toplumun şiddete olan açlığını ve medyanın bu şiddeti nasıl bir gösteriye dönüştürdüğünü, halüsinatif bir dille ekrana taşıyor.
Bu film hakkında daha fazla bilgi
4. BİR ZAMANLAR SAVAŞÇIYDILAR (ONCE WERE WARRIORS)
Bir Zamanlar Savaşçıydılar, Yeni Zelanda’nın kalbinden yükselen öfkeli ve kederli bir çığlık. İizledikten sonra etkisinden kurtulmanın kolay olmadığı, sinemanın dürüstlük sınavlarından biri.

Yeni Zelanda’nın varoşlarında, beton yığınları arasına sıkışmış bir Maori ailesinin trajedisine tanıklık ediyoruz. Soylu bir savaşçı geçmişinden gelen Maorilerin, modern dünyanın kıyısında nasıl yozlaştığını, işsizlik, alkol ve şiddet sarmalında nasıl kaybolduğunu Beth ve Jake Heke çifti üzerinden izliyoruz. Ailenin reisi “Kaslı” Jake, öfkesini kontrol edemeyen ve şiddeti bir hayatta kalma mekanizması sanan bir adamdır; Beth ise çocuklarını bu yıkımdan korumaya çalışan, ailesinin kadim onurunu hatırlayan dirençli bir kadındır. Film, bir yandan parçalanan bir ailenin dramını anlatırken, diğer yandan kimlik kaybının ve kültürel yozlaşmanın yarattığı toplumsal yıkımı iliklerinize kadar hissettiriyor. Başrollerdeki Rena Owen ve Temuera Morrison’ın performansları, oyunculuğun ötesinde adeta birer yaşanmışlık belgesi niteliğindedir.
Bu film hakkında daha fazla bilgi
3. LEON: SEVGİNİN GÜCÜ (THE PROFESSIONAL)
Luc Besson’un ustalık eseri Leon: Sevginin Gücü, sinemanın en hüzünlü, en aykırı ve bir o kadar da naif hikâyelerinden biri olabilir.

New York’un puslu sokaklarında yaşayan Leon (Jean Reno), işinde kusursuz ama sosyal hayatta bir çocuk kadar saf ve yalnız bir kiralık katildir. Onun tek dostu, her gün özenle suladığı saksı çiçeğidir. Ancak hayatı, yozlaşmış bir narkotik polisi olan Norman Stansfield (Gary Oldman) ve ekibi tarafından ailesi katledilen 12 yaşındaki Matilda’nın (Natalie Portman) kapısını çalmasıyla tamamen değişir. Mathilda’nın intikam hırsı ile Leon’un profesyonel disiplini arasında tuhaf, kırılgan ve derinden etkileyici bir bağ kurulur. Leon, küçük bir kıza hayatta kalmayı ve “temizliği” öğretirken; Mathilda da ona hissetmeyi ve yaşamayı hatırlatacaktır. Luc Besson’un bu görsel şöleni, alışılagelmiş aksiyon kalıplarını yıkan, sevginin en karanlık yerlerde bile filizlenebileceğini gösteren trajik bir büyüme hikâyesidir.
Bu film hakkında daha fazla bilgi
2. ESARETİN BEDELİ (SHAWSANK REDEMPTION)
Sinema tarihinin en sevilen filmlerinden biri olan Esaretin Bedeli, yüksek duvarların,, paslı parmaklıkların ardında bile sönümlenmeyen insan umudunu iliklerimize kadar hissettiren bir başyapıttır.

Stephen King’in “Rita Hayworth ve Shawshank’in Kefareti” adlı kısa öyküsünden Frank Darabont tarafından beyazperdeye aktarılan film, suçsuz olduğunu iddia etmesine rağmen eşini ve aşığını öldürmek suçundan müebbet hapis cezasına çarptırılan bankacı Andy Dufresne’in (Tim Robbins) hikâyesini anlatıyor. 1947 yılında Shawshank Eyalet Hapishanesi’ne adım atan Andy, burada dış dünyanın acımasızlığından bile daha sert olan bir hapishane hiyerarşisiyle tanışır. Ancak Andy, alışılmış mahkûm profilinden çok uzaktır. Sabrı, zekası ve umuda olan sarsılmaz inancıyla, başta hapishane kaçakçısı “Red” (Morgan Freeman) olmak üzere tüm mahkûmların hayatına dokunacaktır. Frank Darabont’un bu ilk uzun metraj yönetmenlik denemesi, bir kaçış hikâyesinden ziyade, parmaklıklar ardında yeşeren sarsılmaz bir dostluğun ve insan ruhunun özgürleşme çabasının destanıdır.
Bu film hakkında daha fazla bilgi
1. UCUZ ROMAN (PULP FICTION)
90’lar sinemasını sarsan, kuralları yeniden yazan ve sinema dilini "Tarantino öncesi" ve "Tarantino sonrası" olarak ikiye ayıran Ucuz Roman, sadece bir film değil; popüler kültürün ta kendisi.

Los Angeles’ın yeraltı dünyasında, yolları beklenmedik anlarda kesişen bir grup suçlunun, boksörün ve sıradan insanların birbirine dolanan hikayelerini izliyoruz. Karizmatik kiralık katiller Vincent Vega ve Jules Winnfield, patronları Marsellus Wallace’ın çalınan gizemli çantasını geri almaya çalışırken; Vincent aynı zamanda patronun büyüleyici eşi Mia Wallace’a bir akşam eşlik etmek zorunda kalır. Diğer yanda, onurunu satmayı reddeden boksör Butch Coolidge, şike yapmadığı bir maçtan sonra şehirden kaçmaya çalışırken kendini kabus gibi bir durumun içinde bulur. Tüm bu olaylar, zaman diziminin altüst edildiği, sıradan bir hamburger muhabbetinin bir infaza bağlandığı o eşsiz Tarantino kurgusuyla sunulur. John Travolta’nın kariyerini küllerinden doğuran, Samuel L. Jackson’ı bir ikona dönüştüren ve Uma Thurman’ı bir pop-kültür tanrıçası yapan bu film, sinemada anlatıcılığın sınırlarını zorluyor.
Bu film hakkında daha fazla bilgi
1995 Yılının en İyi 25 Filmi seçkisinde görüşmek üzere…
BONUS: 1994 Yılının En İyi 5 Türk Filmi
5. TERSİNE DÜNYA
Ersin Pertan’ın sinemamızda eşi benzeri az bulunan, toplumsal cinsiyet rollerini altüst eden harika filmi Tersine Dünya, Türkiye sinemasının o en nevi şahsına münhasır, en cesur ve absürt işlerinden biri

Tersine Dünya, ünlü yazar Orhan Kemal’in aynı adlı trajikomik romanından sinemaya uyarlanan, tüm toplumsal cinsiyet rollerinin tamamen tersine döndüğü absürt ve distopik bir mahallede geçiyor. Bu dünyada kadınlar kahvehanelerde kumar oynayıp, racon kesip, dışarıda para kazanırken; erkekler evde temizlik yapıyor, yemek pişiriyor, çocuk bakıyor ve namuslarını korumaya çalışıyorlar. Filmin merkezinde ise mahallenin bıçkın, çapkın ve hovarda kadınlarından biri olan Bitirim Leyla var. Leyla’nın evdeki uysal kocası Süleyman ve mahalledeki diğer erkeklerle olan ilişkileri, alışılagelmiş ataerkil düzenin kodlarını darmadağın eden trajikomik olaylar silsilesini başlatıyor. Ersin Pertan’ın yönettiği bu sıra dışı taşlamada, Bitirim Leyla rolünde sinemamızın ikonik yüzü Demet Akbağ devleşirken, ona uysal koca rolünde Rasim Öztekin ve mahallenin diğer güçlü kadınları olarak Lale Mansur ile Jale Aylanç eşlik ediyor.
Bu film hakkında daha fazla bilgi
4. MANİSA TARZANI
Orhan Oğuz’un bu şiirsel ve vicdani filmi, aynı zamanda Türkiye Sinemasında çevre bilincinin en görkemli ve öncü örneklerinden biri.

Manisa Tarzanı, İstiklal Madalyası sahibi gerçek bir halk kahramanı olan Ahmet Bedevi’nin, nam-ı diğer Manisa Tarzanı’nın çevreye ve doğaya adanmış ilham verici hayat hikayesini beyazperdeye taşıyor. Kurtuluş Savaşı’nın ardından derin bir içsel boşlukla dönen Ahmet Bedevi, savaşın geride bıraktığı o yanmış, yıkılmış ve çoraklaşmış Manisa’yı gördüğünde hayatının yeni amacını bulur. Modern dünyanın dayatmalarını, parayı ve kıyafetleri reddederek Spil Dağı’nda sadece bir şortla yaşamaya başlayan bu gizemli adam, ömrünü tek tek fidan dikerek kenti yeşertmeye adar. Türk sinemasının kendine has yönetmenlerinden Orhan Oğuz’un yönettiği bu öncü yapımda, Tarzan karakterine muazzam bir fiziksel ve ruhsal adanmışlıkla usta oyuncu Talat Bulut hayat veriyor. Ona Serap Sağlar ve Pınar Avşar gibi güçlü isimler eşlik ediyor.
Bu film hakkında daha fazla bilgi
3. ÇÖZÜLMELER
Yusuf Kurçenli’nin sinemamızda entelektüel hesaplaşmaları, siyasi bagajları ve insan psikolojisini masaya yatırdığı, 90'ların o kendine has melankolisini buram buram taşıyan, hak ettiği değeri yeterince görememiş gizli bir hazine Çözülmeler.

Çözülmeler, 1980 askeri darbesinin ardından hapis yatan, ağır işkencelerden geçen ve nihayet özgürlüğüne kavuşan eski bir solcu entelektüel olan Uğur’un hikayesini merkezine alıyor. Uğur, hapisten çıktıktan sonra hem değişen toplumsal yapıya hem de kendi iç dünyasındaki yıkıma uyum sağlamakta zorlanır. Geçmişin hayaletleriyle boğuşurken, hayatına giren genç ve idealist bir kadın olan Nihal ile yolları kesişir. Bu ilişki, Uğur için bir yandan hayata tutunma çabasıyken diğer yandan inançlarının, aşkın ve ideallerinin derin bir sorgulamasına dönüşür. Türk sinemasının duygu dünyası en zengin yönetmenlerinden Yusuf Kurçenli’nin yönettiği yapımda; Uğur karakterine sinemamızın en karizmatik ve güçlü aktörlerinden Tarık Akan hayat veriyor. Ona duru oyunculuğuyla Nurseli İdiz ve dönemin yükselen yeteneği Tunca Yönder eşlik ediyor.
Bu film hakkında daha fazla bilgi
2. YENGEÇ SEPETİ
Yavuz Özkan sineması, toplumun röntgenini çekme konusunda her zaman çok mahirdir; fakat Yengeç Sepeti bu maharetin zirve noktalarından biri.

Yengeç Sepeti, görünüşte birbirine son derece bağlı, entelektüel ve modern bir çekirdek ailenin, hafta sonunu geçirmek üzere şehrin gürültüsünden uzakta, doğayla iç içe bir dağ evinde bir araya gelmesini konu alıyor. Bu sıcak buluşma, zaman ilerledikçe geçmişin hesaplaşmalarıyla, bastırılmış kıskançlıklarla ve her bir aile bireyinin kendi hayatında yaşadığı derin krizlerle tekinsiz bir atmosfere bürünür. Yavuz Özkan, her karakterin maskesini tek tek düşürürken sinemamızın dev isimlerini bir araya getiriyor. Sadri Alışık tiyatrosunun ve sinemasının ekollerinden Macide Tanır, her zamanki karizmasıyla Sadri Alışık, sinemamızın en güçlü karakter oyuncularından Mehmet Aslantuğ ve Şahika Tekand bu gerilimli aile tablosuna hayat veren isimlerin başında geliyor. Birbirlerini sevdiklerini iddia ederken aslında nasıl da bir sepetin içinde birbirini aşağı çeken yengeçlere dönüştüklerini izliyoruz.
Bu film hakkında daha fazla bilgi
1. C BLOK
C Blok, 90'ların o kendine has puslu ve dönüşüm sancılarıyla dolu atmosferinde, auteur sinemamızın en güçlü damarlarından birini açan Zeki Demirkubuz’un ilk filmi.

C Blok, dışarıdan bakıldığında son derece modern, korunaklı ve steril görünen bir toplu konut sitesinde geçiyor. Filmin merkezinde, kağıt üzerinde devam eden ama aslında çoktan ruhunu kaybetmiş, çürüyen bir evliliğin içinde sıkışıp kalmış Tülay var. Tülay, anlamını yitirdiği hayatında bir çıkış ararken, evindeki hizmetçi Aslı ile sitenin kapıcısının oğlu Halit’i kendi yatağında sevişirken yakalar. Bu şoke edici an, Tülay için bir öfke patlamasından ziyade, bastırdığı korkularla, arzularla ve kendi sınıfının sahteliğiyle yüzleştiği derin bir içsel çöküşün kapısını aralar. Yönetmen Zeki Demirkubuz, bu ilk uzun metrajında Serap Aksoy’un canlandırdığı Tülay karakterinin izinde, mülkiyet, cinsellik ve modern insanın yabancılaşması üzerine tekinsiz bir keşif yolculuğuna çıkıyor. Genç Fikret Kuşkan ve Zuhal Gencer de bu tekinsiz atmosfere oyunculuklarıyla hayat veriyor.
Bu film hakkında daha fazla bilgi
----
* Listede olması gerektiğini düşündüğünüz, 1994 yılında gösterime giren filmler varsa, lütfen yorumlarda belirtiniz.







Yorumlar (0)
Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.
Yorum Bırakın