Bir toplum ne zaman şiddeti normalleştirir?
Bir toplum, şiddeti olağan, kaçınılmaz veya haklı görmeye başladığında şiddet normalleşmiş olur. Bu, genellikle tek bir olayla değil, uzun bir süreç içinde gerçekleşir. Peki bu tanım ya da cevap benim için yeterli mi? Namümkün. Çünkü bir toplumun şiddeti neden normalleştirdiğini anlayabilmek için önce şiddetin ne olduğunu anlamak gerekir.
Dünya Sağlık Örgütü şiddeti şöyle tanımlar: "Bir kişinin kendisine, başka bir kişiye ya da bir gruba karşı; yaralanma, ölüm, psikolojik zarar, gelişim bozukluğu veya yoksunlukla sonuçlanan ya da sonuçlanma olasılığı bulunan kasıtlı fiziksel güç veya iktidar kullanımı ya da tehdidi."
Tok sesle okununca bir şeye benzeyen bu tanım, şiddetin sınırlarını çiziyor; ama onu bütünüyle açıklamıyor. Bana göre şiddet, insan benliğinin derinliklerinde saklı duran ilkel bir dürtüdür. İnsan var olduğu günden beri onunla yaşamaktadır. Bu nedenle şiddet hiçbir zaman ortadan kaybolmayacak; yalnızca biçim değiştirecektir. Kimi zaman bir savaş meydanında binlerce insanın ölümüne neden oldu ve olacak, kimi zaman bir evin dört duvarı arasında sessizce yaşandı ve yaşanacak, kimi zaman da tek bir sözle bir insanın ruhunda derin yaralar açacak.
Şiddet hep yaşayacak. Onu biz besleyip büyüteceğiz.
Ancak bilinmelidir ki şiddet yalnızca toplumsal koşulların ürettiği bir davranış olarak kalmayacak. O, aynı zamanda insanın biyolojik, psikolojik ve evrimsel geçmişiyle de ilişkilidir. Bu nedenle onu yalnızca bireysel bir tercih olarak değil, insan doğasının potansiyellerinden biri olarak değerlendiriyorum.
Asıl soru-sorun, şiddetin varlığı değildir. Asıl soru-sorun, ona ne zaman alıştığımızdır.
İnsanlık tarihi incelendiğinde şiddetin farklı biçimlerde her dönemde varlığını sürdürdüğü görülür. Avcı-toplayıcı topluluklardan modern devletlere kadar savaşlar, cinayetler, aile içi şiddet ve psikolojik baskılar farklı biçimlerde var olmaya devam etmiştir. Bu durum, şiddetin yalnızca belirli dönemlere ya da toplumlara özgü olmadığını göstermektedir. Hatta bugün olduğumuz yerden geçmişe doğru gittiğimizde şiddet tarihini toplum iki aşamalı kanıksamıştır: dinsel geçmiş ve bilimsel geçmiş.
Kısacası, bugün bildiğimiz en eski şiddet kanıtları yaklaşık 430.000 yıl öncesine, insanların atalarına kadar uzanmaktadır. Gerçek anlamda "ilk şiddet olayı" ise muhtemelen bundan da çok daha eski olduğu için hiçbir zaman kesin olarak bilinemeyecektir.
Peki nasıl alıştık ve görmezden gelemeyecek kadar duyarsız olduk?
İnsanlık tarihi ile şiddet tarihi zaten eş değer güdüm ile hareket ediyor. Daha önce yazdığım "Bir Toplum Ne Zaman Susar" adlı denemede şöyle bir atıf vardı: "Çağlar boyunca gelişen ve değişen; küçük topluluklardan daha geniş topluluklara evrilen insanlığın, her döneminde kurallara ihtiyacı oldu. Tabular, örfler, dinler ve ulus devlet yasaları ile giderdik bu ihtiyaçlarımızı da."
Biz aslında o dönemlerde şiddete bir çağ atlatıyorduk.
Fransız filozof Michel Foucault konuya şöyle bakıyordu; Dekapitasyon Çağı ve Deformasyon Çağı.
Peki Michel Foucault özetle bize ne anlatmak istedi;
Şiddetin iki evresinden biri:
"DEKAPİTASYON ÇAĞI"
Bu çağın Türkçesi "baş kesme" çağıydı.
Ne oldu peki Dekapitasyon Çağı'nda?
Devlet organizasyonu, din ve iktidar şiddetini "adalet" adı altında göstermeye başladığında toplum da onu olağan kabul etmeye başladı. Devlet keser! İnsanlara kelle alan gücün kim olduğu gösterildi. Nasıl mı? Baş üstünde baş, taş üstünde taş bırakmayarak. Buna kamusal şiddetin doğuşu diyelim mi? Ya da helal kesim! Toplum, şiddeti yalnızca görmekle kalmadı; onu uygulamanın tek hak sahibi olarak iktidarı kabul etti. Baş kesme, yalnızca bir infaz yöntemi değildi; iktidarın gücünü halka gösteren en görünür sembollerden biriydi. Lakin öldürmek için sadece baş kesmek ile sınırlı kalınmadı.
"DEFORMASYON ÇAĞI"
Bu çağın Türkçesi "bozulma" çağıydı.
Ne oldu peki Deformasyon Çağı'nda?
Deformasyon Çağı görünmez ve sistemik bir yapıya bürünerek bireyi doğrudan fiziksel güçle değil, modern mekanizmalarla kendi kendini sansürlemeye ve dönüştürmeye zorladı. Bu çağda otoriteler, doğrudan cezalandırmak yerine gerçeği ve normları bozarak bireyi kontrol altında tuttu. Bireylere fiziksel zorbalık uygulamak yerine bilgi ve algı sürekli deforme edilerek manipüle edildi. Kişi, çarpıtılmış bu yeni gerçeği kendi rızasıyla kabul ettiğinde disipliner şiddet hedefine ulaşmış oldu. Zorbalık. Manipüle edilmiş sosyallikler.
En tehlikeli disipliner şiddet, özgürlük maskesi takmış olanıdır. Modern bireyin "özgürüm" diye daha çok çalıştığı bu çağda insan artık kendi kendisinin kölesi olmuştu.
Atlamayalım ki bu çağ hâlâ devam eden ve içinde bulunduğumuz çağdır. Toplum ikna edilebildiği kadar yozlaşmış, manipüle edilebildiği kadar aptallaştırılmıştır. Şiddet artık görünmez silahlarla çalışıyor. Silah ensemizde duruyor; biz ise onu tutan eli öpüyoruz. İnsan katiline âşık olmuştur.
Ben bu iki çağın sentezlediği çıktıyı günümüz Türkiye'sinin siyasal iklimine benzetiyorum. Dekapitasyon Çağı için ne demiştik? "Devlet organizasyonu, din ve iktidar şiddetini 'adalet' adı altında göstermeye başladığında toplum da onu olağan kabul etmeye başladı." Hepimizi kelle koltukta yöneten sistemin bizi mutlak itaate zorlayışı ve olduğumuzdan daha zayıf, fakir ve belirsizleştirmesi güçlü bir şiddet varyasyonuydu. Sistem aslında yaptıklarını bireylerinden saklamıyor. Sadece görebilenin kaygısını, görmeyenin algısını artırıyor. Aba altından sopa gösteriliyor. Abaya takılırsan hoş, sopaya takılırsan kaygı. Bazen sopayı da meşru ringlerinde çıkarıp kendisi gibi düşünmeyenlere vuruyor. Bir noktada meşru ringlerde başlayan şiddetin orada kalmasını her ne kadar istesek de işler böyle ilerlemiyor. Orada atılmaya başlayan yumruklar; işçinin, çiftçinin, memurun, emeklinin yüzüne; gençlerin, öğrencilerin geleceklerine; aydınların, gazetecilerin, hatta son günlerde belediye başkanlarının açık hava sevgisine, şiddeti görüp ses çıkaranların bazen bir sürgün hikâyesi yazmasına neden olacak kadar sert vurmaya devam ediyor.
İşte şiddetin normalleşmesi tam olarak böyle başlıyor. Korku ikliminin açmayan çiçekleri azıcık yeşerse kendini gizliyor. Susuyor, kaçıyor. Unutmayalım ki şiddet yalnızca uygulandığında değil, haklı bulunduğunda toplumsallaşır. Görüyorum ki toplumun büyük bir kısmı kendine değmeyen yılanı haklı buluyor.
Peki “bir toplum ne zaman adalet yerine intikam ister?” Bu şiddetin mağdurlarının sesi hiç çıkmayacak mı?
Bunu bir sonraki denemede işleyeceğiz.
Görüşene dek esen kal.


Yorumlar (0)
Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.
Yorum Bırakın