Bir Toplum Ne Zaman Yalanları Gerçek Sanır?
Doğrularla denk gelemedikleri için mi? Yoksa doğruyu yanlıştan ayırt edemedikleri için mi?
Ya da gerçekliği tanımlayan ve onu yalandan ayırmamızı sağlayan nedir?
Gerçek nedir?
Yalan nedir?
Uzuyor…
Ama konu Türkiye ise, bu konu zaten normalden fazla uzuyor.
Çünkü burada yalnızca yalanın ne olduğunu değil; kimin söylediğini, kimin inandığını, kimin inanmak istediğini ve kimin gerçeği kendi çıkarına göre yeniden tanımladığını da konuşmak gerekir.
Belki de asıl soru şudur:
Gerçek artık doğru olduğu için değil, biz inandığımız için “gerçek” hâline gelirse ne olur?
İşin içinden çıkmak istedikçe zihnim, cevapların değil, yeni soruların kapılarını aralıyor. Belki de önce yalanın kendisinden vazgeçip, insanın yalana neden ihtiyaç duyduğuna bakmak gerekiyor.
Çünkü her yalan aynı değildir. Bazı yalanlar korkudan doğar. Bazıları çıkar uğruna söylenir. Bazıları birilerini korumak için üretilir. Bazıları ise yalnızca gerçeğin yaratacağı sonuçlardan kaçabilmek için söylenir.
Fakat yalanın en tehlikeli hâli bunların hiçbiri değildir. En tehlikeli yalan, insanın kendi inancıyla birleşen yalandır. Çünkü o noktadan sonra karşımızda artık yalnızca bir yalancı yoktur. Yalanı savunan, onu başkasına anlatan, başkasının itirazını düşmanlık olarak gören ve gerektiğinde kendi gözünün gördüğünü bile reddedebilen bir insan vardır.
Türkiye'nin son yıllardaki gündemine baktığımızda bu durumun izlerini görmek zor değil. Bir seçim döneminde aynı görüntü, birileri için “kanıt”, diğerleri için “montaj” olabiliyor. Bir ekonomik veri, bir kesim için ülkenin ne kadar iyi yönetildiğinin göstergesi sayılırken, başka bir kesim için halktan gizlenen gerçeklerin kanıtına dönüşebiliyor. Bir mahkeme kararı, kararı destekleyenler için adalet; karşı çıkanlar için siyasi hesaplaşma olarak görülebiliyor. Bir depremde söylenen bir söz, birileri için umut olurken başka biri için sorumluluktan kaçış anlamına gelebiliyor.
İşte böyle durumlarda yerine başka bir ölçü koyuyoruz: Benim tarafım söyledi mi? Eğer söylediyse doğrudur. Karşı taraf söylediyse yalandır. Artık gerçeğin bir ölçüsü yoktur. Sadece tarafı vardır. Ve bütün bunların arasında aynı şeyi yapıyoruz: Gerçeği aramıyoruz. Kendi gerçeğimizi doğrulayacak parçaları arıyoruz.
Belki de bu yüzden günümüzde yalanın başarılı olması için kusursuz olması gerekmiyor. Yeterince gerçek görünmesi yetiyor. Bir fotoğrafın gerçek olması, fotoğrafta anlatılan hikâyenin de gerçek olduğu anlamına gelmiyor. Bir videonun gerçekten çekilmiş olması, videonun bize anlatılan bağlamda çekildiği anlamına gelmiyor. Bir insanın gerçekten bir cümle kurmuş olması, o cümlenin bize sunulan anlamı taşıdığı anlamına gelmiyor.
Ve belki de en tehlikelisi:
Bir şeyin milyonlarca insan tarafından konuşulması, onu gerçek yapmıyor.
Ama toplumlar bazen tam tersine inanıyor. Çok kişi söylüyorsa doğrudur. Herkes konuşuyorsa vardır. Çoğunluk inanıyorsa gerçektir. İşte burada yalanın yalnızca bir bilgi problemi olmadığını fark ediyoruz. Yalan, aynı zamanda bir güven problemidir.
Kime güveneceğiz? Hangi bilgiye inanacağız? Bir haberin doğru olduğunu nasıl anlayacağız? Bir görüntünün gerçek olduğunu nasıl bileceğiz? Bir siyasetçinin söylediği şey ile bir gazetecinin söylediği şey arasında doğruluk açısından nasıl bir fark yaratacağız?
Ve daha önemlisi…
Bize hoş gelen bir yalanla, bizi rahatsız eden bir gerçek karşı karşıya kaldığında hangisini seçiyor olacağız?
Belki de toplumları kandıranlar kadar, kandırılmaya hazır hâle gelen toplumları da konuşmamız gerekiyor.
LEVENT DURAN


Yorumlar (0)
Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.
Yorum Bırakın