Âlem mi Harâb, Ben mi Virân?

Âlem mi Harâb, Ben mi Virân?
1 Beğen
0 Yorum


İnsan yaşamın içinde kaybolabilir.

Nereye gideceğini bilmediği için değil; gittiği yerlerin hiçbirinde kendisine ait bir şey bulamadığı için.
Kalabalıkların arasında yaşar, çalışır, konuşur, güler. Telefonunda yüzlerce insan vardır, hafta sonu için planları vardır, yapılacaklar listesi kabarıktır. Dışarıdan bakıldığında hayat gayet normal görünür.
İçeride ise başka bir hikâye dönüyordur: “Ben bu hayatın neresindeyim?”

Sonra o eski soru çıkar karşısına:
“Bulamıyorum âlemdeki yerimi,
âlem mi harâb? ben mi virân?”

İnsanın hoşuna gitmeyen tarafı şu: Cevabı başkasına atmak çok kolaydır.
“Dünya değişti.”
“İnsanlar bozuldu.”
“Kimse kimseyi anlamıyor.”
“Hayatın tadı kalmadı.”

Bunların hepsini söylemek mümkün. Fakat insanın kendisine sorması gereken daha rahatsız edici bir soru vardır: Ya dünya aynı kaldı da ben değiştiysem?
Çünkü hayatın tuhaf bir huyu var. Bir zamanlar uğruna kavga ettiğimiz şeyleri, yıllar sonra neden istediğimizi dahi hatırlamıyoruz.

Bir insanın peşinden koşarsın. Onu kaybetmemek için kendinden taviz verirsin. Sonra bir gün dönüp baktığında, aslında o insanı değil, yalnız kalmama ihtimalini korumaya çalıştığını anlarsın.
Bir makam istersin.
Para istersin.
Başarı istersin.
Herkesin “iyi hayat” dediği şeyi kurarsın.
Sonra bir sabah kahveni içerken hayatına bakıp içinden şu geçer: “İyi de… Ben bunu gerçekten istemiş miydim?”
İşte insanın asıl şaşkınlığı burada. Hayatın sana ait olup olmadığını sorgulamaya başladığında, elindeki bütün başarıların pasaport kontrolünden geçmesi gerekir. Ve bazıları kapıdan geri çevrilir.
 
Bize ait olmayan hayatların peşinde

Çocukken kimse bize hayatın kullanım kılavuzunu vermedi.
Onun yerine küçük küçük kurallar öğrettiler.
Oku.
İyi bir iş bul.
Para kazan.
Ev sahibi ol.
Araba al.
İyi bir ilişki kur.
Evlen.
Başarılı ol.
Saygın ol.
Mutlu ol.
Listenin sonuna “mutlu ol” yazılması özellikle komik. Sanki diğer maddeleri tamamlayınca sistem otomatik olarak mutluluk uygulamasını açacak.
Oysa insan zamanla fark ediyor: Hayat bir alışveriş sepeti değil.
Sepete ne kadar çok şey doldurduğun, hayatının sana ait olduğunu göstermiyor.
Aksine tam tersi. Çünkü bize “iyi hayat” diye sunulan şeylerin önemli bir kısmı, başkasının ölçü cetveliyle hazırlanmış.
O zaman daha önemli bir soru çıkıyor ortaya: Ben gerçekten bunu mu istiyorum, yoksa bunu istemem gerektiğine mi inandırıldım?
Bu soru insanı rahatsız eder.
İyi ki de eder.
Çünkü rahatsızlık, çoğu zaman zihnin “Burada bir yanlışlık var” deme biçimidir.
 
Kendini bulmak diye bir yer var mı?

“Kendimi bulacağım.”
Bu cümleyi o kadar çok duyduk ki insanın içinde bir yerlerde hazır bekleyen, üstünde “gerçek ben” yazılı bir kutu olduğunu sanıyoruz.
Sanki yeterince yoga yaparsak, üç kitap okursak, bir sahil kasabasına taşınırsak ve Instagram biyografimize “ruhumu dinliyorum” yazarsak mesele çözülecek.
Keşke hayat bu kadar kullanışlı olsaydı.
Sartre'ın “varoluş özden önce gelir” düşüncesi tam burada önem kazanıyor bence.
İnsan doğduğu anda tamamlanmış bir karakter değil. Seçimleriyle, vazgeçişleriyle, hatalarıyla, ilişkileriyle ve aldığı sorumluluklarla kendisini kuruyor.
Yani ortada gidip bulacağımız hazır bir “ben” yok.
Kendimizi seçimlerimizin içinde tanıyoruz.
Nelere “hayır” dediğimizde rahatladığımızı görüyoruz.
Hangi insanların yanında kendimizi küçültmek zorunda kalmadığımızı anlıyoruz.
Neyi kaybettiğimizde aslında yükümüzün azaldığını fark ediyoruz.
Hangi başarıyı kazandığımız hâlde içimizde hiçbir kapının açılmadığını görüyoruz.
İşte insanın kendisine yaklaşması böyle oluyor.
Bir anda değil.
Yada cevapla değil.
Çoğu zaman eleme yaparak.
Önce sana ait olmayanları çıkarıyorsun.
Sonra geriye kalanlara bakıyorsun.
Ve ilk defa şu soruyu soruyorsun:
“Peki, şimdi ne istiyorum?”
 
Hayatın en pahalı yanılgısı

İnsanın kendisine ait olmayan hayatı uzun süre yaşamasının bedeli var.
Üstelik bu bedel para değil.

Zaman.

Çünkü insan başkasının istediği hayatı yaşarken kendi hayatını ertelediğini fark etmiyor.
“Biraz daha çalışayım.”
“Şu borç bitsin.”
“Çocuklar büyüsün.”
“Şu işi halledeyim.”
“Biraz para biriktireyim.”
“Sonra bakarım.”
Hayatın en tehlikeli kelimesi “sonra”dır.
Çünkü takvim yaprakları sessiz çalışır.
İnsan bir gün durup geriye baktığında, yılların büyük kararlarla değil, küçük ertelemelerle geçtiğini görür.
O zaman mesele “Neden mutlu değilim?” olmaktan çıkar.
Daha ağır bir soruya dönüşür: “Ne zamandır kendi hayatımı yaşamıyorum?”
 
Peki dünya gerçekten kötü mü?

Burada Marcus Aurelius'un düşüncesi devreye giriyor. İnsanın yaşadığı her şeyi kontrol etmesi mümkün değil.
Haksızlığa uğrayabilir.
Terk edilebilir.
Kaybedebilir.
Emek verdiği şey karşılıksız kalabilir.
Dünya gerçekten adaletsiz olabilir.
Hayatı sırf “olumlu düşünerek” düzeltemeyiz.
Bunu söylemek, hayatın gerçek ağırlığını hafife almak olur. Fakat kontrol edemediğimiz şeylerle, hâlâ bize ait olan alanı birbirinden ayırmak mümkün.
Başımıza gelenleri seçmeyiz. Ama başımıza gelenlerden sonra ne yapacağımız konusunda söz hakkımız vardır.
İnsanın hür düşüncesi de burada başlıyor.
Dünyayı değiştiremediği yerde kendi yönünü değiştirebilmesinde.
 
Nietzsche'nin sorusu daha da can sıkıcı

Nietzsche'nin meşhur düşüncesi burada masaya geliyor: “Yaşamak için bir nedeni olan insan, hemen her nasıla;katlanabilir.”
Bu cümleyi yıllarca “Kendine hedef koy, başarılı ol” diye okuduk. Oysa mesele hedef listesinden çok daha derin. İnsan yalnızca yorulduğu için tükenmez.
Nereye gittiğini bilmediğinde yorulur.
Bir yere doğru yürüdüğünü bilmek, yolun uzunluğunu değiştirir. Yönün yoksa en kısa yol bile bitmek bilmez.
Bu yüzden insanın kendisine “Hayatım neden böyle?” diye sormadan önce başka bir soruya ihtiyacı var: “Benim için gerçekten önemli olan ne?”
Para mı?
Özgürlük mü?
Aşk mı?
Üretmek mi?
Sakinlik mi?
Aile mi?
Macera mı?
Saygınlık mı?
Yoksa yıllardır bunların hiçbirini istemediğin hâlde istemen gerektiğine inandığın için mi peşlerinden koşuyorsun? İnsan kendi “neden”ini bulduğunda bütün problemleri ortadan kalkmaz.
Ama yol değişir.
İnsanın ihtiyacı olan şey daha kolay bir hayat değil, yürümeye değer bir yöndür.
 
Kendini bulmanın garip yolu: Kaybetmek

Hayatın ironisi burada başlıyor. Kendimizi bulmak için çoğu zaman bir şeyleri kaybetmemiz gerekiyor.
İlişki biter.
İş biter.
Arkadaşlık biter.
Bir şehir geride kalır.
Hayal gerçekleşmez.
Yıllarca inandığın düşünce çatırdar.
İnsan önce bunu yalnızca kayıp olarak görür. Sonra biraz zaman geçer. Sonra bir gün fark edersin ki kaybettiğin şeyin yanında başka şeylerde gitmiş: Sana ait olmayan bir kimlik.
İlişkide “terk edilmemek için yaşayan” tarafın gitmiştir.
İş dünyanda “herkese kendini kanıtlama” ihtiyacın gitmiştir.
Çevrende “onaylanma” isteğin gitmiştir.
Hayat planında “başkalarını memnun etme” alışkanlığın gitmiştir.
İşte o zaman yıkıntının içinde başka şeyler görmeye başlarsın. Boşluk. İlk bakışta korkutucudur. Lakin boşluk her zaman eksiklik değildir. Yeni bir hayatın sığabileceği tek yerdir.
 
Âlem mi harâb, yoksa adres mi yanlış? Belki de yıllardır yanlış soruyu soruyoruz.
“Dünyada yerimi bulamıyorum.” Peki ya mesele dünyanın bize bir yer ayırmaması değilse? Peki ya bize ayrılmış sandığımız yer, zaten hiç bize ait değilse? İnsan bir noktada hayatındaki şeyleri masanın üzerine koyup tek tek bakmalı.
Bu iş benim mi?
Bu ilişki benim mi?
Bu korku benim mi?
Bu hedef benim mi?
Bu hayat gerçekten benim mi?
Yoksa çocukluğumdan, ailemden, çevremden, toplumdan ve geçmişte yaşadığım hayal kırıklıklarından bana kalan bir paket mi?
İnsan o paketi açtığında içinden çok ilginç şeyler çıkabilir.
Bazılarını yıllardır taşıyordur.
Bazılarını ise hiç istememiştir.
Ama alışmıştır.
Alıştığımız her şey bize ait değildir.
 
Kendi yerini bulmak değil, kurmak

“Bulamıyorum âlemdeki yerimi” diyor söz. Mesele de tam olarak burada.
Çünkü dünyada herkes için önceden hazırlanmış bir yer yok. Üzerinde adımız yazan bir sandalye beklemiyor bizi. Kendi yerimizi kurmamız gerekiyor.
Sınırlarımızla.
Seçimlerimizle.
“Hayır”larımızla.
Kayıplarımızla.
Cesaretimizle.
Bu, büyük ve romantik bir dönüşüm olmak zorunda da değil.
Bazen bir telefon numarasını silmektir. Yıllardır sürdürdüğün bir alışkanlığı bırakmaktır. İstemediğin bir davete “gelmeyeceğim” demektir. Sevmediğin bir işi bırakmak için ilk adımı atmaktır. Bazen de kimseye açıklama yapmadan kendi hayatına dönmektir. İnsanın kendisine dönmesi her zaman büyük kararlarla başlamaz.
Küçük bir “hayır” ile başlar.
Sonra bir tane daha.
Sonra bir tane daha.
Derken hayatında ilk defa sana ait bir boşluk oluşur. Ve o boşlukta kendi sesini duyarsın.
 
Sonunda soru değişir
“Âlem mi harâb, ben mi virân?”
Belki ikisi de biraz yorulmuştur.
Dünya kusurlu.
Biz de.

İnsanların birbirini anlamakta zorlandığı, herkesin bir yerlere yetişmeye çalıştığı, herkesin güçlü görünmek zorunda hissettiği çağda kendini kaybolmuş hissetmek ayıp değil. Ama kaybolduğunu fark ettikten sonra aynı yolda yürümeye devam etmek başka mesele.
Çünkü bazı yıkıntılar hayatın sonu değildir.
Sadece eski hayatın enkazıdır.
Eski kimliğin gider.
Eski alışkanlıkların gider.
Yanlış ilişkilerin gider.
Başkalarının senin için çizdiği gelecek gider.
Ve geriye sen kalırsın.
İlk başta yalnız hissedersin.
Sonra fark edersin: Yalnız değilsin.
İlk kez kalabalık olmadan kendinlesin. İşte o anda soru değişir.

Artık: “Âlem mi harâb, ben mi virân?” diye sormazsın. Çünkü cevabın dünyanın hâline bağlı değildir.
Şunu bilirsin: Âlem ne hâlde olursa olsun, ben kendime yer açabilirim.
Belki insanın dünyadaki yerini bulması gerekmiyordur. İnsanın yapması gereken şey, kendisine ait olmayan bütün yerlerden çekilip kendi yerini kurmaktır.

Çünkü insanın hayatındaki en büyük dönüşüm, kendisini bulduğu gün değil; kendisinden vazgeçerek kurduğu hayatı bırakıp, ilk kez gerçekten kendisine ait bir hayat kurmaya başladığı gün gerçekleşir.
 

Yorumlar (0)

Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.

Yorum Bırakın