Bazen bir gün var ki, sabahtan akşama kadar hiçbir şey tam oturmuyor. Küçük şeyler birikiyor üst üste bir toplantı, bir bildirim sesi, sindiremediğin bir cümle, trafikte kaybolan yirmi dakika. Hiçbiri tek başına büyük değil ama akşam eve geldiğinde fark ediyorsun ki bütün gün bir şey taşımışsın, göğsünün hemen arkasında bir ağırlık gibi.
Sonra o an geliyor. Kapını açıyorsun, içeri adım atıyorsun ve burnuna o koku çarpıyor: yeni yıkanmış bir çarşafın,yeni hazırlanmış bir yemeğin ya da o tanıdık parfümün kokusu. Hiçbir şey düşünmeden bedenin kendiliğinden bir şey yapıyor omuzların iki santim aşağı iniyor, çenen gevşiyor, nefesin uzuyor. Neredeyse fiziksel bir "tık" sesi gibi, sanki içinde bir anahtar dönüyor. Sen de tanıyor musun bu anı?
Kendime hep aynı soruyu soruyorum: neden bir koku bunu yapabiliyor da bir cümle, kendine söylediğin "sakin ol, her şey yolunda" gibi bir telkin yapamıyor? Kendi kendine konuşarak sakinleşmeye çalıştığında hep bir mesafe vardır, sanki içinde iki ayrı benlik var biri konuşan, biri dinleyen, ve dinleyen taraf her zaman biraz şüphecidir. Ama o koku geldiğinde ikna olman gerekmiyor. Beden zaten karar vermiş, sen sadece o kararın içine giriyorsun.
Bunun bir hafıza meselesi olduğunu düşünüyorum, ama sandığımız gibi bir hafıza değil. Hafızayı hep kafamızda bir yer sanırız beyinde saklanan, çağırınca gelen, bazen bulanıklaşan bir şey. Ama bu koku meselesi bize gösteriyor ki hafıza sadece kafamızda değil. Çarşaflarda, evin duvarlarında, koltuğun yumuşaklığında bile bir şeyler tutuluyor gibi. Bu düşünce önce insanı ürkütüyor kontrolü elinde tutamıyormuşsun gibi geliyor, bir koku seni istemeden geçmişe çekebiliyor. Ama sonra fark ediyorsun ki bu kontrolsüzlük aslında bir tür özgürlük. Çünkü hafıza sadece kafanda olsaydı, her şeyi tek başına taşımak zorunda kalırdın. Hepimiz bir yerlerde unutkanızdır, geçen senenin bazı ayları bile bulanıktır aklımızda. Ama eğer dünyanın kendisi de bir şekilde hafıza tutuyorsa, sen unutsan bile hiçbir şey tamamen kaybolmuyor demektir. Bir yerlerde bir iz kalıyor.
Bunu düşününce aklıma hep dünyanın kendisi geliyor sadece üzerinde yaşadığımız bir taş parçası değil de, kendi hafızasını biriktiren, katman katman taşıyan bir varlık olarak. Toprağın altındaki katmanlar, ağaç halkaları, aşınan kayalar hiçbiri hiçbir şeyi tamamen kaybetmiyor gibi. Dünyanın da bir tür Gaia olduğu, kendi başına hatırlayan bir bütün olduğu fikri artık bize uzak gelmiyor.
Ve eğer dünya böyle bir şeyse, sen de o büyük bütünün küçük bir parçasısın demektir. Bu bazen ürkütücü çünkü "küçük" olmak egoya hoş gelmiyor. Ama bu küçüklük fikri bir yük değil, bir rahatlama olabilir aslında. Çünkü sen bu döngünün sadece bir parçasıysan, her şeyi tek başına taşımak zorunda değilsin. Dünya zaten dönüyor, zaten hatırlıyor, sen olmasan da. Ve bu sana bir tür izin veriyor "bugün her şeyi kontrol edemedim ama sorun değil, dünya beni tutuyor" demek için izin.
Sanırım kokular bu yüzden bu kadar güçlü hepimiz için. Sadece "eve geldin" demiyor, aynı zamanda "sen bu büyük hafızanın bir parçasısın, yalnız değilsin" diyor gibi. Dünyanın bizi yorması meselesi son zamanlarda çok belirgin değil mi? Her gün bir şeyler bizden bir parça alıyor gibi bildirimler, beklentiler, sürekli bir şeyler yetiştirme telaşı. Ve bu yorgunluk birikiyor, ta ki bir noktada artık taşınamayacak kadar ağırlaşana kadar. İşte tam o noktada, bir anlığına uzaklaşmak, sakinleşmek çok değerli hale geliyor. Fiziksel bir yer değiştirme olması gerekmiyor bu illa; bazen sadece bir koku, bir ses bile o uzaklaşmayı sağlıyor. Kendini büyük resmin içinde küçük bir nokta olarak görmek, garip bir şekilde seni küçültmüyor, genişletiyor. "Ben sadece bugünün stresinden ibaret değilim, bu eski, hatırlayan sistemin bir parçasıyım" demek seni daha büyük bir şeye bağlıyor.
Çocukluğunu düşün bazen o günleri net hatırlamasan da, benzer bir koku geldiğinde bir şeyler kıpırdıyor içinde, bulanık bir fotoğraf gibi. Belki en güçlü hafızalarımız hiç net hatırlamadığımız ama bedenimizde taşıdığımız hafızalardır. Kelimelerle anlatamadığımız ama bir kokuyla geri gelen hafızalar.
Bu kadar çok şey unutuyorsak, biz kimiz o zaman diye sormaz mısın kendine bazen? Ve bir şeye inanmaya başladım: belki hiçbirimiz sadece kafamızda tuttuğumuz anılardan ibaret değiliz. Bedenimizin taşıdığı, evimizin sakladığı, kokuların içinde dağılmış bir bütünüz. Hafıza sadece bize ait değil, biz de hafızanın bir parçasıyız.
Bir de şunu fark ettim: bu huzur anları hep beklenmedik gelir, planlayamazsın onları. Meditasyon denemişsindir belki sen de, ama hep bir zorlama hissi olur. O huzur veren kokular hiç zorlama gerektirmiyor, kendiliğinden geliyor. Belki asıl huzur da bu zorlamadan, kendiliğinden gelen anlar.
Bir dahaki sefere evine girdiğinde, bilinçli olarak o anı fark etmeyi dene. Kapıyı aç, o kokuyu al, bir saniye dur. O küçük fark ediş bile bir şey verir sana o anı büyütür, ona değer katar.
En çok da şunu seviyorum bu düşünce zincirinde: hafızanın kaybolmadığı fikrini. Sen unutsan da, dünya unutmuyor. Sen dağılsan da bir yerde bir bütünlük var, seni tutan bir şey var. Ve bu bilgi sana her akşam kapını açtığında, o kokuyu aldığında tekrar hatırlatılıyor. Eve geldin. Güvendesin. Ve her şey, bir şekilde, hatırlanıyor.


Yorumlar (0)
Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.
Yorum Bırakın