“Geçimini mertçe kazanmaya çalış. Nefsini alçaklıktan koru ki, fakir olsan bile şerefli kalasın.”
— Hz. Ali’ye atfedilir
İnsanın ne kadar parası olduğunu öğrenmek kolaydır. Banka hesabına, evine, arabasına, işine bakarsın. Asıl zor olan, insanın ne pahasına yaşadığını bilmektir.
Kimse sana “Bu parayı kazanırken kendinden ne kadar vazgeçtin?” diye sormaz. Çoğu zaman insan kendisine bile sormaz bu soruyu.
Hz. Ali’ye atfedilen bu sözün bende karşılık bulduğu yer tam olarak burası.
Geçimini kazan. Ama mertçe.
Hayatta kalmak için para kazanmak başka şey, para uğruna yavaş yavaş başka birine dönüşmek başka.
Para hakkında da tuhaf bir çelişkimiz var. “Para önemli değil” deriz, sonra bütün gün para kazanmak için çalışırız. Paranın mutluluk getirmediğini söyleriz, ama parasızlığın hayatı nasıl zorlaştırdığını biliriz.
O halde mesele parayı sevmek ya da sevmemek değil.
Mesele, paranın hayatımızda hangi yere sahip olduğu.
Araç olarak mı kalacak, yoksa hayatın kendisi mi olacak?
Para önce güvenlik sağlar. Sonra konfor, statü ve alışkanlık gelir. Bir süre sonra daha büyük ev, daha iyi araba, daha yüksek gelir derken neden başladığımızı unutabiliriz. Rahat etmek için kazandığımız para, bir süre sonra rahat edemediğimiz hayatın sebebine dönüşebilir.
İnsanın en zor öğrendiği kelimelerden biri “yeter”.
Epiktetos şöyle der:
“Zenginlik, büyük servetlere sahip olmakta değil, az şeye ihtiyaç duymaktadır.”
İnsan yaş aldıkça bunun ne demek olduğunu daha iyi anlıyor. Bir şey satın aldığında yalnızca parasını ödemiyorsun. Onun bakımını, sorumluluğunu, ayıracağın zamanı da satın alıyorsun. Bazen bir eşyanın fiyatı etikette yazıyor; asıl bedeli ise hayatından eksilen zamanda.
Yine de parayı küçümsemiyorum.
İnsanın emeğinin karşılığını alması, güven içinde yaşaması, sevdiklerine iyi bir hayat sunması doğal bir ihtiyaç. Yoksulluğu romantikleştirmek de bana doğru gelmiyor. Parasızlığın insanı ne kadar çaresiz bırakabildiğini hayat yeterince gösteriyor.
Para önemlidir. Fakat insanın kendisinden daha önemli değildir.
Seneca'nın düşüncesinde sevdiğim taraf da burada. Mesele servetin varlığı değil, insanın servete bağımlı hale gelmesi.
Çok paran olabilir. Ama para senin efendin olmamalı.
Bence ekonomik özgürlüğün en güzel tarafı da burada: Daha fazla kazanabilmekten çok, istemediğin bir şey karşısında “hayır” diyebilecek kadar bağımsız olmak.
Ben de bunun dışında değilim. Ben de daha fazla kazanmayı düşündüm. Geleceğin belirsizliğinden korktuğum zamanlar oldu. Başkasının evine, arabasına, hayatına bakıp kendi hayatımı eksik gördüğüm. Böyle dönemler kendime baktığımda, başkalarının hayatını kendi hayatımın cetveli haline getiriyordum.
Modern hayatın garip döngüsü bu. Başkasının sahip olduklarını gördükçe yeni ihtiyaçlar ediniyoruz. Sonra o ihtiyaçların parasını kazanmak için çalışıyoruz. Kazandığımız parayla yeni ihtiyaçlar satın alıyoruz.
Paradoks böyle devam ediyor.
Bir zamanlar daha çok şeye sahip olmayı özgürlük sanıyordum. Şu an özgürlüğü farklı görüyorum: Sahip olmadığında da kendini eksik hissetmemek.
Aristoteles'in iyi yaşam anlayışında da insan yalnızca sahip olduklarıyla değil, nasıl yaşadığıyla değerlendirilir. Para konusunda bana asıl soruyu sorduran da bu: Ne kadar kazandın değil, nasıl kazandın?
Kimin hakkını yedin?
Kimin güvenini kullandın?
Kimin çaresizliğinden faydalandın?
Kendi değerlerinden hangisini sattın?
Bunların cevabı banka ekstresinde yazmıyor. Şeref de zaten böyle bir şey. Satılmıyor. Pazarlanamıyor. Gösterilemiyor. Lakin insanın kendisiyle baş başa kaldığında ne kadar değerli olduğunu belirleyen şeylerden biri.
Bir arkadaşım, AliEsat Yıldız, bana Dart öğretirken bunun bir güven oyunu olduğunu söylemişti. Rakamlarda hile yapmak kolaydı; asıl mesele önce kendine karşı dürüst olmaktı.
Benzer bir şeyi kuş gözlemciliği üzerine izlediğim bir yarışma filminde görmüştüm. Gördüğün kuşu not ediyorsun. Görmediysen yazmıyorsun. Kimse yanında değil. Sistem, yarışçının dürüstlüğüne güveniyor.
Sanırım insanın kendisiyle ilişkisi de biraz böyle. Kimse görmese bile ne yaptığını biliyorsun. İnsanın hayatında çok fazla şey yok aslında: Biraz zaman, birkaç sevdiği insan, hatırladığı anılar ve kendi zihni. Para bunların bazılarını kolaylaştırabilir. Ama hiçbirini satın alamaz. Kaybettiğin zamanı geri getiremez. Gerçek sevgiyi satın alamaz. Çocukluğunu geri veremez.
Kendine duyduğun saygıyı da satın alamaz.
Bu yüzden bugün benim için zenginlik, çok şeye sahip olmak anlamına gelmiyor. Emeğinin karşılığını alabilmek. Kimseye muhtaç olmadan yaşayabilmek. Sevdiklerinle geçirecek zamanının kalması. İstediğinde denize bakabilmek. Ve bütün hesaplar kapandığında kendi vicdanına borçlu çıkmamak.
Hz. Ali’ye atfedilen sözün ağırlığı da burada.
Fakirlikten çok, insanın alçalmasından söz ediyor.
Para kaybedilebilir. İş değişebilir. Borç ödenebilir. Ev satılabilir. Yeniden başlanabilir. Ama insan kendini parça parça satmaya başladığında geriye ne kaldığını anlamak çok daha zor.
O yüzden benim için mesele artık “Ne kadar kazanmalıyım?” sorusundan biraz daha farklı. Kazanırken ne kadar kendim kalabiliyorum? Çünkü hayatın sonunda cebimizde ne kadar para kaldığını kimse bilmiyor. Ama nasıl bir insan olarak kaldığımızı kendi içimizden saklayamıyoruz.
Geçimini kazan.
Mertçe.
Hakkını al, hakkını ver.
Daha fazlası gelirse şükret. Gelmezse kendini küçültme.
Çünkü insanın gerçek yoksulluğu parasız kalmak değil;
kendine bakarken gözlerini kaçırmak.
Gerçek zenginlik ise cebindeki para değil; o parayı kazanırken hâlâ kendin olarak kalabilmek.


Yorumlar (0)
Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.
Yorum Bırakın