Komedyen Deniz Göktaş ikinci gösterisi olan “Ölü Deniz”in 1 Haziran 2026'da Harbiye'de alınan kaydını, 24 Haziran’da Youtube’da ücretsiz olarak yayınladı. Bu yazıyı yazdığım sıralarda söz konusu video kaydı 1,5 milyondan fazla insan tarafından görüntülenmiş durumda. Bir buçuk saatlik videodan alınan çoğu 30 saniyelik kesitlerin Twitter’da aldığı etkileşimiyse teknik güçlüklerden dolayı ölçemiyorum. Yalnız, sezgisel olarak, bu platformda viral olmuş “kliplerin” eklenmesiyle 1,5 milyondan kat be kat fazla görüntülenmenin ortaya çıktığını söyleyebilirim. Bu da gösterinin kısa sürede “viral” olduğunu ortaya koymaya yeter.
Gösteri yalnızca Göktaş’ın günümüz Türkiye’sinde “iddialı, sakıncalı” görülebilecek ifadelerinin yer aldığı şakalarının paylaşılmasıyla değil; gösterinin üzerinden Türkiye’de mizah, mizaha yaklaşım ve ifade özgürlüğü bağlamında da değerlendirmelere konu oldu. Farklı farklı toplum kesimlerinden gelen insanların yaptığı bu değerlendirmelere kabaca baktığımızda, yapılan değerlendirmelerin; çocuksu bir ruh halinden çıkan methiyelerle, düşmanına yapacağı saldırıyı entelektüel bir zemine oturtmaya çalışan teorik yükü hafif kaba saldırılar arasında gidip geldiğini görmek mümkün.
Bu yazıda son derece yanlış olarak gördüğüm bu iki tutumdan da uzak durup gerek gösteriyi mizah çerçevesinde gerekse ifade özgürlüğü bağlamında ele almak hedefindeyim. Bunu yaparken amacım tarafsız olmak değil, çünkü her insan gibi ben de bir tarafım. Amacım, yazılarıma konu ettiğim her şeye yaptığım gibi, söz konusu gösteriyi eleştirel bir süzgeçten geçirip söküme uğratmaktır.
Bir Yeni Nesil Stand – Up Komedyeni Kişiliği
Öncelikle belirtmem gerekirse, Göktaş’ı uzun yıllardır tanıyan ve elimden geldiğince takip eden bir stand – up izleyicisiyim. Deniz Göktaş, sosyal medyada belli bir kesimin karikatürize etmeye çalıştığı “Kadıköy’deki barlarda çıkan” stand – up komedyenleri arasında beğendiğim ve bunun ötesinde başarılı bulduğum bir isim. Fakat onu uzun zamandır takip ettiğimi burada ifade etmemin sebebi bu değil. Esas niyetim, Göktaş’ın izleyenlerin bir kısmına itici gelen yahut yoran “yavaş” konuşma tarzına yahut ses tonunun tizliğine aşina olduğumu ortaya koymaktır. Dolayısıyla, uzun süredir tanıdığım komedyenin birçoklarına itici gelen ve belki de gösteriyi izlemelerine engel olan tarzının, bana gösteriyi sonuna kadar götürme konusunda engel olmadığını belirtmeliyim. Göktaş’ın tarzının bu yeni nesil stand – up komedyeni kişiliğine uzak olan insanlar için katlanılamaz olduğunun farkındayım ve buradan hareketle gösteriyi beğenmemekte bir sorun görmüyorum. Lakin, bu tarzı “stand – up tekniğine aykırı” bir unsur olarak görüp bu noktadan Göktaş’ın komedyenliğini yermenin doğru olmadığı kanaatindeyim. Çünkü Deniz Göktaş dışında da birçok yeni nesil stand – up komedyeni, birçoklarının Cem Yılmaz’dan alışık olduğu tarzın dışında hareket ediyor. Bu bir genel eğilim, Deniz Göktaş’a özgü bir şey değil. O, bu eğilimde bir noktayı temsil ediyor yalnızca.
Her şey değiştiği gibi stand – up komedyenlerinin sahnedeki performanslarını nasıl gerçekleştirdikleri de değişiyor. Örneğin yeni nesil stand – up komedyenleri, birçoklarına yavaş gelen konuşma tarzları dışında, çok fazla taklit yapmamaya da dikkat ediyor sahnede. Kısacası örneklerini rahatlıkla çoğaltabileceğimiz bu tür ögeler, yeni neslin eski nesilden biçimsel olarak farklılaştığı noktalardan biri.
Yeni nesil, içerik olarak da eski nesilden ayrılıyor elbette. Yeni nesil komedyenlerin, eski nesilden en çok farklılaşan özelliklerinden biri özellikle “romantik/cinsel” ilişkilerindeki ve çoğu zaman dram olarak nitelendirebileceğimiz deneyimlerini bir komedi unsuruna çevirmeleri oluyor. Her ne kadar yeni nesilde eskiye oranla çok daha fazla başarılı kadın komedyen olsa da çoğunluğu erkek olan bu komedyenler, kadınlarla kurdukları başarısız birliktelikleri gösterilerinde önemli bir yer arıyorlar. Buradan hareketle de didaktik bir üsluptan kaçarak, zihinlerindeki ataerkil kodların çoğu zaman kendilerinin kadınları anlayamamasına sebep olduğunu dile getirebiliyorlar.
Esasında bu romantik/cinsel ilişkilerdeki yetersizlik hali, 3-4 sene öncesine kadar gösterilerde önemli bir yerdeydi. Fakat 2023 yılındaki Cumhurbaşkanlığı seçimine doğru birçok komedyen güncel politik meseleleri, siyasetçileri gösterilerinde bol bol yer ayırmaya başladı. Bu noktada bence en öne çıkan isimse Baturay Özdemir ile Deniz Göktaş oldu. Özdemir, Yerli ve Kirli’de bu güncel politik konular üzerinden şakalar üretme işini uç noktalara kadar götürürken; Deniz Göktaş bir noktada daha çok ideolojiler ve onların temsilcilerini hicvetti. Meşhur olan “vegan şakası” bu örneklerden biri olabilir.
İfade Özgürlüğünün Sınırları Nereye Kadar?
İşte belli bir kesimin, yergi ve kötüleme amacıyla söylediği “Kadıköy barlarından çıkan” stand – up komedyenlerinin ifade özgürlüğü tartışmalarının içine çekilmesi de burada başladı fikrimce. Çünkü o zamana dek belli bir kitlenin sevgi veya nefret nesnesi olan bu isimler ve yaptıkları gösteriler artık popüler kültürün birer ürünü haline gelmeye ve çok daha fazla insanın yorumlarına konu olmaya başladı.
Bu noktada, Göktaş’a yapılan eleştirilerin birçoğunun da yeni olmadığını ifade etmek gerek. Özellikle iktidara yakın bir kesimin Göktaş’a yaptığı eleştirilerin benzeri Baturay Özdemir’e ve hatta eski nesilden olmasına rağmen son Netflix gösterisinin ardından Cem Yılmaz’a da yapıldı. İktidara veya Erdoğan’ın şahsına karşı yapılan ister ciddi ister mizahi her eleştirel yorumda hop oturup hop kalkan bir kesimin “saygısızlık” yorumları; bu insanların teorik yetersizliğini göz önünde bulundurup kendilerine daha fazla değer verilmemesi gerektiğini söyleyerek geçmemiz ve daha fazla üzerinde konuşmamızı gerektirmeyen bir konu.
Öte yandan, yine aslında iktidara yakın bir kesim tarafından Göktaş’ın gözlemlerini ve çizdiği Erdoğan portresinin çok karikatüristik olduğunu ifade eden yorumlarını daha ciddiye almak gerek. Üstelik burada kendilerinde bir haklılık payı olduğunu da vurgulamak gerek. Çünkü ben de Göktaş’ın Erdoğan’ı hicvederken dönem dönem belki de farkında olmadan yanlış yorumlar yaptığını düşünüyorum. 24 yıldır Türkiye gibi bir ülkenin kaderinde en çok söz sahibi olan bir insan “diktatör” diyerek basite indirgenemez. Onun kişiliği, ürettiği politikalar, siyaset tarzı üzerine ciddi şekilde eğilmek gerek. Fakat bunun yeri de herhalde stand – up sahnesi olmayacaktır. Dolayısıyla gerçek bir Erdoğan portresi çizemediği için Göktaş’ı bir yere kadar eleştirebiliyorum. Bu bağlamda yapılan eleştirilere de bir yere kadar katılabiliyorum, bir nokta da ayrılıyorum.
Mustafa Kemal Atatürk Üzerinden Mizah Yapılabilir Mi?
Gösteriyi yeren insanların birçoğu, Erdoğan’a yapılan “diktatör” tanımından oldukça rahatsızlık duyarak “eğer gerçekten diktatör olsaydı, eleştiremezdiniz” diyorlar. Bu noktadan hareketle Erdoğan’ın kendisine bir diktatör tanımı yapmanın, tanımın sözlük anlamı gereği yanlış olduğunu ifade ediyorlar. Yine kısmen katıldığım bir yorum. Erdoğan’a elbette diktatör denilemez. Bu yanlış bir kelime seçimi. Buraya kadar bu eleştiri haklı, lakin buradan sonra ciddi ve bilinçli bir şekilde yanlış bir yorum getiriliyor. O da Erdoğan’ın otoriter değil demokrat bir siyasi kişilik olduğu. Buna çocuklar bile güler. Erdoğan nasıl ki kelime anlamıyla bir diktatör değilse, asla ve asla demokrat bir lider de değil. Erdoğan otoriter bir lider. Otoriter olmadığını söyleyenlere, “diktatör olsa ona diktatör diyemezdiniz” diyenlere, Erdoğan’ı demokrat ve hoşgörülü bir lider olarak görenlere hangi ülkede yaşadıklarını sormamız gerek. Kendilerine, 19 Mart gösterilerinde gözaltına alınan ve bayramı ailelerinden uzakta geçiren gençleri sormamız gerek. Tweet atmaktan korkan gençleri sormak gerek. Hepsini geçtim, Deniz Göktaş’ın gösterisiyle ilgili verilen tepkilerin neden “Umarım söylediklerinden ötürü hapse girmez” olduğunu sormamız gerek.
Burada Erdoğan destekçisi olduğu belli olan insanların dikkat çektiği ve yarıya yarıya katıldığım bir başka eleştiri de Göktaş’ın Erdoğan’ı ve İslam dinini mizahına konu edebildiği yerde bunu Mustafa Kemal Atatürk için yapamaması. Genel olarak izleyicide, Göktaş’ın aslında bunu yapmak istediği ama çekindiği için yapamadığına dair bir izlenim edindiklerini anladım. Göktaş sahiden Atatürk’ü ve dönemini hicvetmek istemiş midir ve bunu alabileceği tepkilerden korktuğu için yapamamış mıdır, bilmiyorum. Bu konu hakkında ne desem spekülasyona girer. Fakat, Mustafa Kemal’in ve yaptıklarının bir mizah konusu haline gelip gelemeyeceği ve bunun ifade özgürlüğü bağlamında nereye oturtulacağı enteresan bir konu. Şahsen günümüz siyasetçilerinin olduğu kadar Atatürk dahil tüm tarihi şahsiyetlerin bir şekilde mizahının yapılabileceğini düşünüyorum. Bunda bir sorun görmüyorum. Lakin 5816 sayılı “Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar Hakkında Kanun” nedeniyle bunların yapılamadığını söyleyenlere yalnızca gülüyorum. Çünkü bu kanuna yakalanmadan Atatürk dönemini ve kendisini eleştiren ciddi akademik yayınların mevcut olduğu bir ülkede bu yalnızca tek bir kapıya çıkıyor: sanki bunu söyleyenler “biz rahat rahat Atatürk’e sövemiyoruz” diyorlar. Çünkü hakaret etmeden, nefretlerini kusmadan fikirlerini ifade edemiyorlar. Yoksa bu kanunu öne sürerek “Atatürk’ü eleştiremiyoruz” demezlerdi. Özellikle belli bir sol çevre içerisinde anti – Kemalizm’in gözlerini kör edecek nefretine kapılmadan yapılan tutarlı eleştiriler mevcut. 5816’yı bahane edenler, kendi entelektüel / teorik yetersizliklerini sorgulamalı ve ağızlarını bozmadan konuşmayı öğrenebilirler. Onlara verilebilecek yegâne tavsiye budur.
Bitirirken…
Yazıyı noktalarken genel bir değerlendirme yaparsam; Deniz Göktaş’ın gösterisini kendi standartlarında “iyi” bulduğumu ama potansiyelinin daha yüksek olduğunu ve gidecek bence daha çok yolu olduğunu söylemeliyim. Göktaş’ta jenerasyonel bir yetenek olduğunu düşünüyorum. Gösterisinde ifade özgürlüğü sınırını aşabilecek bir şaka olduğunu ise düşünmüyorum – bir tanesi hariç, onu da burada tekrar etmeye cesaretim yetmiyor, üzücü ama gerçek bu –
Göktaş’ın gösterisi üzerine yapılan yorumlar/eleştirileri incelediğim bu yazıda her ne kadar bazı noktalarda karşı çıksam da gerçekten değerli bulduğum eleştirilerin muhafazakâr/İslamcı cenahtan geldiğini ise dürüstlükle ifade etmeliyim. Kendimi yakın gördüğüm Türkiye solununsa böyle göz önündeki bir konuya tamamen uzak duran ya da yalnızca Deniz Göktaş’ı öven tutumlarınınsa entelektüel açıdan büyük bir zafiyet olduğunu, biraz da içim burularak, söylemek zorundayım. Umuyorum ki bu yazı bu zafiyeti az da olsa gidermek için bir fayda sağlayacaktır.



Yorumlar (0)
Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.
Yorum Bırakın