THE PIANO
Jane Campion’un The Piano filmi,feminizm açısından sinema tarihimizin en önemli
filmlerinden biridir.Film, kendini ataerkil bir toplumda piyanoyla var eden bir kadının
istekleri ve arzuları için özgürlük mücadelesi verme yolculuğunu en yıkıcı şekilde anlatır.Ada
karakteri;tekinsiz bir adaya babasının “mülk” olarak sattığı,dilsiz,bir kızı ve piyanosu olan bi
karakterdir.Ada’nın en büyük sesi piyanosudur.Bu piyano sıradan bir sembol değildir.Ada’nın
piyanosu feminizm teorisinin odağında yer alan büyük bir devrim niteliğinde bir semboldür.
FEMİNİZİM TEORİYLE İLİŞKİSİ
Feminizim teori,sinemada kadının nasıl konumlandırıldığını ve erkek bakışını nasıl
etkilediğini inceler.Ada’nın piyanosu bu erkek bakışına,ataerkil düzene olan isyanın en büyük
örneğidir.Dilin olmadığı yerde Ada’nın müziği konuşur.Piyano Ada’nın sessizliğinin
sesidir.Ada piyanosuyla bastırılmış duygularını,isteklerini dışavurur.Kendini sadece
piyanosuyla açıklar.Ataerkil topluma bir başkaldırıdır bu.Bu da filmi feminizm teorisiyle
ilişkisi bakımından önemli yapar.Filmde Ada’nın dilsiz olması da büyük bir metafor taşır
aslında.Filmin başında Ada’nın zihinsel sesini duyarız.”Duyduğunuz ses benim konuşma
sesim değil,zihnimin sesi.(Campion,1993) Altı yaşımdan beri konuşmuyorum.Nedenini kimse
bilmiyor,ben bile bilmiyorum.” der Ada,fiziksel olarak dilsizdir sadece. O dönemdeki(19.yy)
ataerkil toplumda kadınlık dilsizleştirilen,pasifleştirilen bir varlık olduğu için ve
özgürlüğünün galibi olacağı bir alan olmadığı için erkek kültürünle bir bağı olması da
gereksiz olur.Ada’nın bu dilsizliği bu erkek egemen kültürüne karşı en büyük başkaldırı
sayılabilir.Ayrıca bu replik Ada için bir eksiklik değil,kendini ifade edebilmenin,arzularının
piyanoyla dışavurma tercihini anlatır.Filmin en çarpıcı repliğidir.Film bu replikle başlar.
ADA’NIN ÖZNELEŞMESİ VE ÖZGÜRLÜK MÜCADELESİ
Ada karakteri,filmin başından sonuna kadar pasif biri olmak istemeyen,kendi kimliğini
kazanmaya çalışan cesur bir kadındır.Konuşamamasına rağmen ne anlattığının çok farkında
bir kadındır.Onun bastırılmış duygularını,arzularını,isteklerini dışavuran tek şey
piyanosudur.Ada’nın çaldığı notalar, dokunduğu piyano tuşları bir piyano değildir.Özgürlük
mücadelesidir.Varoluşsal başkaldırıdır.Dünyaya meydan okumasıdır.Ada’nın kendi kimliğini
kazanma yolculuğundaki en önemli konular erkek karakterlerle kurduğu ilişkilerdir.Erkek
egemen kültürü,kadını her zaman nesne olarak adlandırırken yönetmen bu filmde Ada
karakterini özne olarak adlandırmıştır.Kadın partnerini,birlikte olmak istediği erkeği kendisi
seçer.Komşusu Baines ile cinsel takas yapıp bedenini her tuş karşılığında pazarlayan Ada’nın
belli bi yerden sonra bu cinsel pazarlık hoşuna gitmeye başlar.Böylece kendi benliğini
kazanmış olur.Kimliğini yeniden kazanmış olur.Kadın,nesnellikten,pasiflikten,edilgenlikten
özne konumuna geçmiş olur.Üstelik bu filmde cinsel sahneler olmasına rağmen kadın ön planda değildir.Kadın metalaşan bir varlık olmaktan çıkar.Çoğunlukla erkek
karakteri çıplak ve kırılgan görürüz.
ERKEK BAKIŞI (MALE GAZE) KADININ TEMSİLİ
Bu kuramı yani “Erkek Bakışı” kuramını feminist film kuramcısı Laura Mulvey atmıştır.Bu
kavram,sinemada erkek karakterlerin be dolayısıyla sinema izleyicinin bakışının erkek olarakkurgulandığı kadının da sadece bir obje olduğunu savunur.The piano iste bu male gaze
kavramını yok etmiştir.Kadın obje değildir.Kadın arzu nesnesi değildir.Kadın bakış açısıyla
kurgulanmıştır.Ada ile Baines sahneleri Baines’i tatmin etmek gibi basit kalıplardan tamamen
uzaktır.Yönetmen seyirciyi erkek karakter gözünden değil de Ada’nın gözünden
baktırır.Filmdeki çoğu sahne görsel seyir verir.Doğanın kadınsılığını filme taşır.O dönemin
baskısı Ada’nın giydiği kıyafetlerle sembolize edilir.O dönemde cinsellik gibi duygular
bastırılmıştır.Büyük bir tabu niteliğindedir.Yönetmen ince ince filme bunu da
işlemiştir.Ada’nın giydiği kıyafetler,uzun etekler tüm bedenini sarıyordur.Bu kıyafetler
gelenek adı altında giyilen bir ceza niteliğindedir.Film erkek bakışını tamamen ortadan
kaldırıp kadını özne haline getirir. Ada karakteri ne istediği bilen kendi bedenini tanıyan biri
haline gelmiş olur.
KADININ MÜLK OLARAK GÖRÜLMESİ VE ATAERKİL DÜZEN
The Piano filmi,kadının bu erkek egemenlik içindeki mülk ilişkileriyle de ilgilenir.Ada’nın
babası Ada’nın izni olmadan Ada’yı piyanosuyla birlikte Yeni Zelenda’ya gönderir.Bu da
Ada’nın mülk gibi konumlandırıldığını anlatır.Ada’yı birey olmaktan uzaklaştırır.Kocası
Stewart da bu ataerkil egemen kültürünün sembolik en canlı bir örneğidir.Ada’yı gördüğü
andan itibaren Ada’nın üstünde bir baskı kurmaya çalışır.Ona ait olan her şeye el koyar.Kızına
ve Ada’nın tek tutuncak dalına piyanosunada el koyar.Çünkü ataerkil düzende kadının
duyguları,istedikleri,sevdikleri kimsenin umrunda olmaz.Sanatla kendini var etmesi
değersizdir. Değer verdikleri şey kadının bunlara ne kadar boyun eğdiğidir.Stewart
karakterinin Ada’nın piyanosunu önce sahilde bırakması daha sonra onu basitleştirip ticaret
objesi yapması bu erkek egemen düzeninin kadını nasıl metalaştırdığının en büyük
örneğidir.Fakat Ada sessizliğiye,arzularıyla bu düzene çok büyük bir başkaldırır.Ataerkil
düzeni yerle bir eder.
CADI AVLARINDAN THE PİANO’YA
Batı dünyasının Orta Çağ dönemi,literatürde sıklıkla”karanlık çağ” olarak
tanımlanmaktadır.Bu tanımlanmanın arkasındaki en büyük etmenlerinden biri ise bu dönemde
yoğun bir biçimde gerçekleştirilen cadı avlarıdır.(Russel,2018)Söz konusu dönemdeki egemen
zihniyet kadın kimliği ile cadı kavramını özdeşleştirmekte kalmamış:kadınları “kötü ve yok
edilmesi gereken bir varlık” olarak konumlandırılmıştır.(Levack,2015)Bu algının bir sonucu
olarak,cadı olduğu iddia edilen kişiler yakalanmış ve yargılama süreçlerine tabi
tutulmuştur.Bu süreçlerde söz konusu kişilere yönelik türlü işkence yöntemleri uygulanmış ve
“ cadı deneyleri”olarak adlandırılan eziyetler sistemli bir şekilde
gerçekleştirilmiştir.(Federici,2004)
Bu dönemdeki cadı avlarının modern bir yansımasını The Piano filminin en can alıcı
sahnesinde görürüz.Stewart,Ada’nın ona boyun eğmediğini öğrendiğinde onu aldattığını
gördüğünde Ada sanatını yapamasın diye parmağının baltayla acımasızca keser.Bu da erkek
egemen kültüründe erkeğin otoritesini şiddetle kazanabildiğini gösterir.Stewart’ın öfkesi bu
ataerkil düzenin öfkesidir.Stewart,Ada’nın bu hayattaki tek tutanacak dalıyla temas etmesini
sağlayan parmağını elinden alır.Ada’nın kendini gerçekleştirme çabasını elinden alır.Bu
davranış tarihteki cadı avlarıyla benzerlik taşır.Özgürlüğü için diren kadının sesini bastırmak,erkek egemen kültürüne boyun eğmek.Parmağının baltayla kesilmesi sembolik
olarak kendini var etme yetisinin elinden alınması çabasıdır.Aynı zamanda kocasının yani
Stewart’ın kendi otoritesini kazanma yönündeki son ve çaresiz çözümüdür.Ada parmağı
kesilirken bile çok güçlüdür.O acıyı çekerken bile bu ataerkil düzene boyun eğmez.Sessizlikle
en güzel cevabını verir.O kadar keskin bakar ki o sert bakışının ağırlığı altında Stewart yok
olur.Bir kadının ruhunun ve duygularının bir erkekten daha güçlü olduğunu görmüş
oluruz.Stewart yenilgiyi kabul etmiş olur.
Ayrıca filmde Maorilerin geleneklerine de dikkat çeker.Erkeklerin tüm yüzü boyalıdır.Fakat
kadınların sadece çene kısmı boyalıdır.Bu tarz,Maorilerin geleneksel dövmeleridir.Erkeklerin
bu dövmelerinin yüzde olması gücü,iktidarı sembolize eder.Kadınların ise çene de olması bu
topluma boyun eğdiğini anlatır.Topluma olan aidiyetini anlatır.
PİANO FİLMİNDE ANNE-KIZ DAYANIŞMASI
Fransız feminist düşünür Luce Irgaray(1985) erkek egemen toplumda anne ile çocuk
arasındaki bağın kasıtlı bir şekilde koparıldığını savunur.Baba yasasına(sembolik düzen)
boyun eğmesine zorlandığını savunur.The piano filminde ise Jane Campion bu durumu altüst
eder ve filmi bambaşka bir yerden ele alır.Ada’nın kızı Flora ile ilişkisi bir kadın
dayanışmasıdır aynı zamanda.Flora, Ada’nın bir diğer sesidir.Tıpkı bir kadının sesinin yine bir
kadın olması gibi.Ada’nın işaret dilini anlayan tek kişi Flora’dır.Onu anlayan tek kişi
kızıdır.Flora’da annesi gibi duygularını sanatla dışavuran bir kızdır.Kumsalda özgürce
saatlerce dans eder.Bu anne ve kız sözcüklere ihtiyaç duymadan beden diliyle ve sanatlarıyla
birbiriyle anlaşırlar.Anneyle kızın aralarında fiziksel bağdan daha büyük bağ vardır.Birlikte
ataerkil düzene başkaldırırlar.
KUMSALDAKİ İLK RESİTAL SAHNESİ
“The Piano” filminde feminist sinematografinin ve kadınların ele alınışının en radikal
şekilde temsil edildiği sahne, Ada'nın Yeni Zelanda'nın “plajına” ilk kez girdiği andır
(Campion, 1993). Kocası Stewart tarafından ürkütücü ve ıssız bir kıyı şeridinde terk edilen
Ada, kendini kalın Viktorya dönemi etekleri, Avrupa medeniyetinin katı kuralları ve
etrafındaki büyük ahşap sandıklarla bulur. Ada bu dünyanın içine kilitlenmiştir ve bir kafeste
hapsolmuştur, bu yüzden piyanoyu çalamaz. Ada yalnız plajda piyanoyu çalmaya
başladığında ve dalgalar çarptığında, ataerkil ve sömürgeci düzene karşı ilk estetik isyanı
işaret eder. Feminist film teorisyenlerinin gördüğü gibi, sahne geleneksel sinemanın kadınları
“görsel gösteri/nesne” olarak görme fikrini tamamen ortadan kaldırmıştır (Mulvey, 1975).
Ada, kendini kurtaracak ya da gözlemleyecek bir erkek gözü olmadan, sadece kendi çıkarı ve
tutkusu için çalar. Parmaklarının tuşlara dokunuşuyla yükselen notalar, deniz dalgalarının
sesiyle birlikte doğanın kadınlığını ve yapay medeniyet kurallarının geçersizliğini ilan eder.
Bu sahnede, kızı Flora da annesinin müziğine takla atarak özgürce plajda dans eder, erkek
toplum kurallarının henüz nüfuz etmediği ve kadın bedeninin ve ruhunun tamamen
özgürleştiği saf bir pre-Oedipal (baba öncesi) alan kurar (Campion, 1993). Bu nedenle, bu
sekans, bir müzik sahnesi olmanın ötesinde, bir kadının bedenini, sesini ve varlığını dünyaya
haykırdığı, mekanın sınırlarını aşan en güçlü feminist manifestolardan biridir.
KLÜBEDEKİ PAZARLIK SAHNESİ
Ada'nın Baines'in kabininden piyano tuşlarını almak için bedenini pazarladığı sahne,
feminist teoride kadının "arzu nesnesi" olmaktan çıkıp "arzulayan özne" haline geldiği
noktadır (Campion, 1993). İlk bakışta bu durum sömürü gibi görünebilir, ancak Ada'nın
bedenini ve zevki keşfettiği bir dönüm noktası haline gelir. Bu sahnede, Jane Campion
geleneksel sinemada kadın çıplaklığını metalaştıran erkek bakışını tamamen altüst eder
(Mulvey, 1975). Kamera kadına değil, Ada'nın orada olması nedeniyle çıplak, savunmasız ve
pasif olan erkek karaktere (Baines) yöneltilmiştir. Bedeninin kontrolünü elinde tutan Ada,
cinselliği kendi başına alarak ataerkil düzene karşı bedeninin sahipliğini üstlenir (Campion,
1993).
DİŞİL SİNEMATOGRAFİ
Jane Campion'un The Piano (1993) filmi, feminist duruşunu sadece anlatı temeliyle değil,
aynı zamanda sinemanın geleneksel erkek görsel diliyle çelişen sinematografik seçimlerle de
ortaya koyuyor. Feminist film teorisinin en temel argümanı, ana akım sinemadaki kamera
açıları ve çerçeveleme tekniklerinin kadınları pasif birer gösteri nesnesi haline getiren "erkek
bakışı" ile inşa edildiğidir (Mulvey, 1975). Campion ve görüntü yönetmeni Stuart Dryburgh,
sinematografide bu baskın sinema dilini yıkmayı başararak kamerayı kadın, Ada'nın iç
dünyası, duyuları, arzuları hizmetine sunuyor. Filmin görsel atmosferindeki renk paleti ve ışık
tasarımları, feminist sembolizmin temelini oluşturuyor. Filmi domine eden sisli, soğuk,
mavimsi ve yeşil tonlar, Ada'nın hapsolduğu Viktorya dönemi baskısını ve doğanın tuhaf
yabancılığını sinematografik bir dille izleyiciye aktarıyor (Campion, 1993). Ancak bu soğuk
atmosfer, Ada piyanosuyla buluştuğunda ve cinsel olarak uyandığında daha sıcak, loş ve
sepya tonlarına dönüşüyor. Sahiplenici koca Stewart'ın öznelere karşı rasyonalist, mesafeli ve
baskın kontrolünü gösteren geniş açılı (genel ölçekli) çekimlerin aksine, Ada'nın dünyasındaki
kamera çok daha akıcı, sezgisel ve yakın çekim odaklı kadınsı bir hareket kabiliyetine sahip
oluyor. Özellikle Ada'nın piyano tuşlarındaki parmaklarının, eteklerinin sıkışmasının ve
Baines ile olan mahremiyetinin aşırı yakın çekimleri, bizi uzak voyerler rolünden çıkararak
kadının deneyimiyle temas halinde olmamızı sağlıyor. Kamera nesneleştiren bir araç değil,
izleyiciye Ada'nın arzusunu ve yabancılaşmasını hissettiren bir özne haline geliyor. The
Piano'nun bu sinematografisi, kadını hikayenin en önemli görsel ve sinematografik öznesi
haline getiriyor; onu izlenen, metalaştırılan ve tüketilen kadın yapıyor ama yine de görsel ve
sinematografik özne olan kişi yapıyor (Campion, 1993).
KAYNAKÇA
Campion, J. (Yönetmen). (1993). The Piano [Film]. Jan Chapman Productions.
Chodorow, N. (2018). Annelik işlevinin yeniden üretimi: Psikanaliz ve toplumsal cinsiyet
sosyolojisi (M. Önal, Çev.). Salyangoz Yayınları.
Federici, S. (2012). Caliban ve cadı: Kadınlar, beden ve ilkel birikim (Ö. Karakaş, Çev.).
Otonom Yayıncılık.
Grisard, D. (2017). Dişil sinematografi ve bakışın yapıkırımı. Sinemasal Dergisi, 4(2), 45–58.Irigaray, L. (2019). Bu cinsiyet tek olmayan cinsiyettir (A. Boratav, Çev.). Monokl Yayınları.
Kaplan, E. A. (2006). Kadın ve sinema: Kameranın her iki yakası (E. Yılmaz, Çev.). Agora
Kitaplığı.
Kristeva, J. (2004). Kadın dehası (A. Utku, Çev.). Avesta Yayınları.
Levack, B. P. (2019). Erken modern Avrupa'da cadı avı (B. S. Aydaş, Çev.). İş Bankası
Kültür Yayınları.
Mies, M. ve Shiva, V. (2018). Ekofeminizm (AY. Önal, Çev.). Sinek Sekiz Yayınevi.
Mulvey, L. (1997). Görsel haz ve anlatı sineması (N. Abisel, Çev.). 25. Kare Sinema Dergisi,
(21), 15–24.
Okan, N. (2020). Feminist film teorisinde kadının özneleşme sorunsalı: Jane Campion
sineması. Akdeniz İletişim Dergisi, (34), 112–128


Yorumlar (0)
Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.
Yorum Bırakın