İnsan bazen kalabalığın ortasında yalnız kalıyor.
Etrafında onlarca insan oluyor. Tanıdık yüzler, dost sandığın insanlar, selamlaştığın, sohbet ettiğin, aynı masada oturduğun insanlar… Bir şehir dolusu tanıdığın oluyor belki. Ama yine de akşam olduğunda, bütün o kalabalık çekilip gittiğinde, insan kendi sesinin içinde yapayalnız kalabiliyor.
Yalnızlık, tek başına kalmak değilmiş meğer.
Bir kahve içecek birini bulamamak da değil.
Yalnızlık, “İyi misin?” diye sorulduğunda gerçekten cevabını merak eden birinin olmamasıymış. Her şey dağıldığında, “Ben buradayım, ne olursa olsun yanındayım,” diyebilecek bir omuzun bulunmamasıymış. Bazen hiçbir şey söylemeden sarılabileceğin, insanın içindeki bütün kelimeler tükendiğinde başını yaslayabileceği birinin olmamasıymış.
Belki soran vardır.
Belki gerçekten merak edenler de vardır.
Ama insanın en büyük yalnızlığı bazen anlatamamasıdır.
Çünkü nasıl anlatacağını bilemezsin. Anlatsan anlaşılmayacağını düşünürsün. Anlatsan, karşındaki insanın gözlerinde sana duyduğu güvenin değişmesinden korkarsın. Ya da sana her zamanki o cümleyi söylerler: “Sen güçlü bir adamsın. Bunu da atlatırsın.”
Peki ya artık güçlü değilsem?
Bunu kimse sormaz.
Belki de hayat boyunca bize güçlü olmamız öğretildi. Erkek adam ağlamaz dediler. Erkek adam yıkılmaz. Erkek adam ailesine bakar, geleceğini kurar, sevdiğini korur, acısını içine atar. Düştüğünde kimseye el uzatmadan kalkar.
Ama kimse şunu söylemedi:
Erkek adam da insandır.
Onun da korkuları vardır. Onun da geceleri uyuyamadığı olur. Onun da bazen hiçbir şey yapmak istemediği, sadece birinin gelip yanında sessizce oturmasını istediği olur.
İnsan, cinsiyetlerin içine sıkıştırılmadan önce insandır.
Belki ben de artık güçlü görünmekten yoruldum.
Belki bir süreliğine güçlü olmak istemiyorum.
Bir ağacın yeşeren dalı olmak istiyorum artık.
Sonbaharı görmeden.
Rüzgârın beni savurmasından korkmadan. Yapraklarıma kuşların konmasını, güneşin üzerime vurmasını istiyorum. Gölge olmak istiyorum. İnsanlar altında dinlensin, çocukların gülüşleri dallarımın arasında yankılansın istiyorum.
Mevsimim geldiğinde çiçek açayım.
Meyve vereyim.
Bir çocuğa salıncak olayım.
Ve belki bütün bunları yaparken, ben de kendi yalnızlığımı unutayım.
Belki insanın en büyük yanılgılarından biri de yalnızlığını kendi içinde taşımaya alışmasıdır.
Bir süre sonra onu hayatının doğal bir parçası sanarsın. Eksikliğini tarif edemezsin çünkü neyin eksik olduğunu bile unutmuşsundur.
Ta ki biri gelip o boşluğun aslında ne kadar büyük olduğunu sana gösterene kadar.
Benim hayatımda da böyle oldu.
Yalnızlığımı unutmadım aslında.
Sadece bir süreliğine onun sesini duymadım.
Çünkü bir gün biri geldi.
Önce gözlerini sevdim.
Belki de gözlerinden çok, o gözlerin bana bakışını…
İnsanın bakışlarının anlaşıldığını hissetmesi tuhaf bir şey. Birinin seni gerçekten gördüğünü düşünüyorsun. Söylemediğin cümleleri gözlerinden okuyabildiğine inanıyorsun. Ve farkına bile varmadan, o insanı hayatının merkezine yerleştiriyorsun.
Ben de öyle yaptım.
Bir anda hayatımın merkezine aldım onu.
Çünkü bana kıymetli olduğumu hissettirmişti.
Belki de en önemlisi buydu.
Yıllardır içimde büyüyen yalnızlığın üzerine bir ışık yakmıştı. Sanki artık her şeyi tek başıma taşımak zorunda değildim. Sanki biri benim tarafımdaydı. Sanki biri, dünyadaki bütün kalabalığın içinden beni seçmişti.
Bazen bana kendisinden bile daha çok değer veriyor gibi gelirdi.
Belki gerçekten veriyordu.
Belki de ben âşık olduğum için her şeyi olduğundan daha güzel görüyordum.
İnsan sevince kör olur derler.
Ama gerçekten kör mü olur insan?
Yoksa sadece güzel bakmayı mı öğrenir?
Belki aşk, kusurları görmemek değildir. Kusurları görüp yine de güzel bir hikâyenin mümkün olduğuna inanmaktır.
Peki ya bir gün o hikâye biterse?
O zaman ne olur?
Kendimizi mi kandırmış oluruz?
Eğer kandırdıysak, o zaman yaşadığımız mutluluk gerçek değil miydi?
Yoksa bir rüyaydı da sadece uyandığımız için mi acı çekiyoruz?
Bazen düşünüyorum:
Belki de aşk, insanın kendisine kurduğu en güzel yanılsamadır.
Ama güzel bir yanılsamaysa bile, uyanmak neden bu kadar acıtır?
Michelangelo’nun Creazione di Adamo tablosuna bakıyorum bazen.
Tanrı ile Adem’in parmakları birbirine neredeyse değecek kadar yakın, ama tam olarak dokunmuyor.
O küçücük mesafede koca bir insanlık var sanki.
Belki Michelangelo bize Tanrı’nın insana yalnızca hayat vermediğini, akıl ve bilinç de verdiğini anlatmak istedi.
Belki insanın en büyük hediyesinin aynı zamanda en büyük yükü olduğunu…
Düşünmek.
Hatırlamak.
Özlemek.
Sorgulamak.
Ve bazen kendi zihninin içinde kaybolmak.
İnsan, aklını susturamadığı için geceleri uyuyamıyor.
Geçmişi değiştiremediği halde yeniden yeniden yaşıyor.
Geleceği bilmediği halde ondan korkuyor.
Ve ulaşamadığı mutluluğa, parmaklarının ucuyla dokunmaya çalışıyor.
Belki de insanın en büyük zaafı bu:
Dokunamayacağını bildiği şeylere bile uzanmaya devam etmek.
Belki de o yüzden hâlâ aynı soruyu soruyorum:
Devam mı etmeliyim, yoksa pes mi etmeliyim?
Ama sonra düşünüyorum.
Pes etmek de bazen bir akıl oyunu değil midir?
İnsan bazen yaşamak için bırakmak zorunda kalır. Bazen tutunmak cesaret değildir; bırakmak da olabilir. Çünkü insanın aklına hükmetmeyi öğrenmesi gerekir. Yoksa insanı en çok yoran şey hayat değil, kendi zihninin içinde bitmeyen savaştır.
Ben artık savaşmaktan yoruldum.
Kendime yeni meşgaleler bulmaktan yoruldum.
“Yeniden başlayacağım,” demekten yoruldum.
Her umutlandığımda yeniden kırılmaktan yoruldum.
Çünkü bazı yaralar insanın bedeninde değil, alışkanlıklarında kalıyor.
Bir şarkı çalıyor.
Onu hatırlıyorum.
Bir sokaktan geçiyorum.
Onu hatırlıyorum.
Bir kahve kokusu geliyor.
Onu hatırlıyorum.
Günün herhangi bir anında, hiç beklemediğim bir yerde, geçmiş yeniden karşıma çıkıyor.
İnsan birini unutmaya çalışırken aslında ne kadar çok şeyin ona ait olduğunu fark ediyor.
Sokakların.
Şarkıların.
Saatlerin.
Sessizliklerin.
Hatta bazen kendi yüzünün bile.
Otuz bir yaşında içimde daha önce hiç tanımadığım bir duygu doğdu.
Mutsuzluk, bedenime yerleşti.
Tükenmişlik ruhuma.
Umutsuzluk ise ikisinin arasındaki boşluğa.
Geceleri uyuyamıyorum.
Gündüzleri gülemiyorum.
İnsanların arasında konuşuyor, çalışıyor, yürüyor, yaşıyor gibi yapıyorum.
Ama içimde bir yer, bütün bunları uzaktan izliyor.
Ve bazen kendi kendime soruyorum:
Aşk gerçekten böyle bir şey mi?
İnsanı yaşarken eksilten, ama bir zamanlar onu hayata bağlayan şey de yine aynı aşk mı?
Belki aşk budur.
Belki insanın en güzel yanı ile en kırılgan tarafının aynı kapıdan içeri girmesidir.
Belki mesele aşkın insanı kör etmesi değildir.
Belki mesele, aşk bittikten sonra bile gözlerimizin bir süre daha güzel gördüğüne inanmaya devam etmesidir.
Ve belki yalnızlık, sevdiğin insanın gitmesi değildir yalnızca.
Asıl yalnızlık, onun ardından kendine baktığında, orada eskiden tanıdığın insanı bulamamaktır.
Şimdi yeniden kendimi bulmam gerekiyor.
Ama bu kez güçlü olduğumu kanıtlamak için değil.
Birilerine dayanabildiğimi göstermek için değil.
Erkek olduğum için dimdik durmak zorunda olduğumu düşündüğüm için hiç değil.
Sadece insan olduğum için.
Belki bir gün yeniden yeşeren bir dal olurum.
Sonbaharı görmeden değil belki.
Çünkü artık biliyorum:
Bir ağacın güzelliği hiç yaprak dökmemesinde değildir.
Kışa rağmen yeniden çiçek açabilmesindedir.
Ben de bir gün yeniden çiçek açarım.
Belki başka bir baharda.
Belki hiç beklemediğim bir sokakta.
Belki kimsenin bilmediği bir sabah.
Ama o gün geldiğinde, gölgemde insanlar dinlenirken ve dallarımda çocukların gülüşleri yankılanırken, belki ilk kez kendime de bir yer açarım.
Ve o zaman anlarım: İnsan bazen başkasına uzattığı eli değil, kendi kendine uzattığı eli tutarak hayatta kalır.
Belki Tanrı ile Adem’in parmakları arasındaki o küçücük boşluk da bunun içindir.
Dokunmak için değil yalnızca.
Uzanmaya devam etmek için.
CD


Yorumlar (0)
Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.
Yorum Bırakın