---
*"Ben o şehirdenim ki, şehri olmayanların şehridir o şehir."*
*— sahibi bilinmeyen bir söz, Şifa Yurdu'nun eski bir defterinin ilk sayfasına düşülmüş*
---
Karanlığın içinde, uzaktan, bir ses daha geldi — Onur'unki ya da Vahit'inki değil, hiç duymadığım bir ses, sakin, neredeyse eğlenceli, sanki ölümün kıyısında biri değil de bir kahve sohbetinin ortasındaymışım gibi konuşan bir ses.
"Bırakın onu," dedi. "Elleriniz artık ona zarar veriyor, iyilik değil."
Sonra bir sıcaklık, ellerin dokunuşundan farklı bir sıcaklık, göğsümün içinden yayılan, ve acı bir anda uzaklaştı, tam olarak kesilmeden ama artık taşınabilir bir şeye dönüşerek. Gözlerimi zorlukla araladığımda, üstüme eğilmiş bir yüz gördüm — pala bıyıklı, gülümseyen, yaşını tahmin edemediğim bir adam, uzun yeşil bir palto giymiş, yakasında altın işlemeli bir Hidra motifi kıvrılıyordu. Elinde, yere dayadığı kıvrımlı bir asa vardı, tepesinde tanımadığım bir süsleme.
"Kim..." diyebildim, sesim kendi kulağıma bile ulaşmadan.
"Sorularını sonraya sakla," dedi adam, elini göğsümün üstünde tutarak, gözlerini kapatıp bir şeyler mırıldanarak. "Şimdi sadece nefes al. Bunu bile zor yapıyorsun, gösteriş yapma."
İçimde bir şey açıldı o an — tarif edemeyeceğim bir şey, sanki bedenimin bir köşesinde hep kilitli duran bir kapı, ilk kez aralanmış gibi. Adamın elindeki ışık benimkiyle buluştu, ya da bana öyle geldi, ve bir an, kendi kalbimin attığını, kendi kanımın durduğunu, ikisini de aynı anda, kendi içimden hissettim — daha önce hiç fark etmediğim bir şeydi bu, ve bir daha da unutamayacağımı biliyordum.
---
Gözlerimi tam açtığımda, artık amfitiyatronun karanlığında değildim. Yumuşak, gri bir ışık vardı — ne mum ne fener, daha sakin bir şey — ve etrafımda tanıdık yüzler: Onur, gözlerinin altı morarmış ama gülümsüyordu; Vahit, kollarını kavuşturmuş, duvara yaslanmış; ve az ötede, ayakta, elleri arkasında bağlı, o gülümseyen adam.
"Ne kadar," diye sordum, sesim hâlâ zayıf ama artık kendime ait.
"İki gün," dedi Onur. "Seni Labirent'in girişine kadar biz taşıdık, o," başıyla adamı işaret etti, "geri kalanını yaptı. Kimse tam olarak nasıl geldiğini bilmiyor. Bir an yoktu, bir an oradaydı."
Adam, bunu duyunca hafifçe güldü, ama açıklama yapmadı. Yanıma geldi, çömeldi, yüzüme dikkatle baktı — bir hastaya bakan bir hekimden çok, eski bir tanıdığa bakan biri gibi.
"Derviş Hasan," dedi sonunda, kendini tanıtarak, sanki bunu çok önceden yapması gerekirmiş de unutmuş gibi. "Şifa Yurdu'ndanım, her ne kadar bu adı burada duymuş olma ihtimalin düşükse de."
"Duymuştum," dedim, Nurcan'ı hatırlayarak, onun ustasının oradan geldiğini. "Biraz."
"Demek ki laf yayılıyor," dedi, memnun görünerek. "İyi. Laf yayılsın, yeter ki doğru laf olsun."
"O mızrak," dedim, hafızamda hâlâ net duran o son anı hatırlayarak, "kalbime geliyordu. Biliyorum, hissettim. Ama sapmıştı, geldiğinde. Bir ışık vardı, benden çıkan."
Derviş Hasan'ın gülümsemesi değişti, daha ciddi bir şeye dönüştü, ama gözlerindeki sıcaklık kaybolmadı. "Onu ben yapmadım, Nefer," dedi, yavaşça, her kelimeyi tartarak. "O senindi. Sen yaptın. Ben oraya vardığımda, sen zaten kendini bir kere kurtarmıştın — kötü kurtarmıştın, yarı yarıya, çünkü kimse sana nasıl yapılacağını öğretmemişti, ama kurtarmıştın. Ben sadece geri kalanını, kanamanı durdurdum. Kapıyı ben açmadım. O kapı zaten senin içindeydi, kilitli duruyordu, ta ki ölmek üzereyken kendi kendine zorlanana kadar."
"Ne kapısı," diye sordum ama biliyordum, bir şekilde biliyordum, cevabı duymadan önce bile.
"Şifacılığın," dedi. "Sende varmış, Nefer. Herkeste yok bu — sende var. Ve şu ana kadar hiç bilmiyordun."
---
Bir süre kimse konuşmadı. Onur'un yüzünde bir şey vardı — kıskançlık değil ama ona yakın bir şey, belki de kendi yıllarca süren eğitiminin, bir başkasının ölüm anında kendiliğinden açılan bir kapıyla bir anda eşitlenmiş olmasının verdiği tuhaf bir his.
"Şifacılığın üç yolu var," dedi Derviş Hasan, sanki ders veriyormuş gibi ama sesinde bir ağırlık taşıyarak, her kelimeyi önemsiyormuş gibi. "Can Şifacıları — can verir, direnç verir, üstündeki kötü büyüleri kaldırır. Bunlar en çok bilinenimizdir, en çok sevilenimizdir. Sonra, Ruh Kalkanı'yla kendini ve etrafını koruyan, ama gürz gibi ağır silahlarla kendi de dövüşe giren, çağırdığı yaratıklarla yan yana savaşan bir tür daha var — onlara bazen 'muharip şifacı' denir, ne can şifacısı kadar narindirler ne de bir savaşçı kadar sert, ikisinin ortasında bir şey." Bir an durdu, gözlerini benden ayırmadan. "Ve bir üçüncü yol daha var. Zehir ve asit üzerine uzmanlaşan, gazaba gelen, düşmanına iyileştirmekten çok acı çektirmeyi bilen şifacılar. Onlara Gazap Şifacısı denir."
"Ben hangisiyim," diye sordum, sesim hâlâ zayıftı ama merakım daha güçlüydü.
"Henüz hiçbiri değilsin," dedi, gülümseyerek. "Bir tohumsun sadece. Ama o mızrağı saptırdığın şekle bakarsam — can vermek için değil, kendini korumak için, neredeyse içgüdüsel bir sertlikle yaptın bunu. Kolay yumuşamayan bir tarafın var, Nefer. Bunu bir kusur gibi görme. Bazılarımız iyileştirir çünkü yumuşaktır. Bazılarımız iyileştirir çünkü sertliğini başka bir yöne çevirmeyi öğrenmiştir. Sen ikincisi gibi görünüyorsun."
"Bana öğretir misiniz," diye sordum, belki de biraz fazla çabuk, biraz fazla umutla.
Derviş Hasan'ın yüzünde bir üzüntü belirdi, ama dürüsttü, ve bunu takdir ettim. "Hayır," dedi, "en azından şimdi değil, burada değil. Ben bir yerde durup ders veren biri değilim, Nefer — bugün buradayım, yarın başka bir yaralı, başka bir şehir, başka bir karanlık köşe beni çağırır. Seni burada bırakıp gitmek zorundayım, ve seni bir kere kurtardım diye hayatının geri kalanında yanında dolaşamam." Bana yaklaştı, sesini alçalttı. "Ama bu, bir daha hiç görüşmeyeceğimiz anlamına gelmiyor. Bu bir rüya değildi, bir hayalet ziyareti değildi — ben gerçeğim, ayaklarım gerçek toprağa basıyor, sadece senin bilmediğin yollardan yürüyorum. Krater'e gideceğini duydum," gözlerinde bir parıltı, "orada, bir gün, tekrar karşılaşacağız. Söz veriyorum. O güne kadar, kendi başına öğren, yanlış yapmaktan korkma, ve içindeki o kapıyı zorlama — kendiliğinden açılsın, senin zamanında."
"Nereden biliyorsunuz Krater'e gideceğimi," diye sordum, ama gülümsemesi cevap oldu bana, cevapsızlığın kendisi bir cevap gibi.
---
Arzuhalci'yi mezarlıkta bulduk, dönüş yolunda — Işık'la birlikte, ikisi de bizi görünce ayağa fırladı, ama Arzuhalci'nin gözleri hemen elimdeki kâğıda kaydı, Kitabe'nin kopyasına, yaramdan önce.
"Getirdin," dedi, sesinde bir rahatlama ve bir açgözlülük aynı anda.
"Getirdi," dedi Derviş Hasan, benim yerime, sesinde hafif bir sitem. "Neredeyse canı pahasına."
Arzuhalci'nin yüzü bir an değişti, gerçek bir suçluluk geçti üzerinden, ama kâğıdı almaktan kendini alıkoyamadı, hemen açıp satırlara gömüldü. Derviş Hasan, onu izlerken, gözlerinde tanıdığım bir şey vardı — dikkat, belki de eski bir tanışıklık.
"Onu tanıyor musunuz," diye sordum, alçak sesle, sadece ona duyacak kadar.
"Herkesi biraz tanırım," dedi, kaçamak bir cevapla. "Arzuhalci, uzun zamandır bir şey arıyor. Bulduğunda, umarım yalnız hâlde olmaz." Bana baktı, bir an, gözlerinde bir ağırlık. "Bir gün, Gaffar Bey'in adını duyacaksın, eğer duymadıysan. O zaman bu sohbeti hatırla."
Adı ilk kez duyuyordum, ama bir şey içimde, tuhaf bir şekilde, onu tanıyormuş gibi hissettirdi.
"Bir tavsiye daha," dedi, gitmeye hazırlanırken. "Ruh taşlarının nereden geldiğini merak ediyorsan — ve merak ettiğini biliyorum, gözlerinden belli — sadece taşlara bakma. Taşları dikenlere bak." Elini omzuma koydu, sıkıca, gerçek bir el, sıcak bir el. "Krater'de görüşürüz, Nefer. Bunu unutma. Ben sözümü tutarım."
Sonra döndü, mezarlığın sisine doğru yürüdü, ve birkaç adım sonra gözden kayboldu — ama bu sefer, içimde kalan his bir gizemin kapanışı değildi, açık bırakılmış bir kapının hissiydi, bir gün yeniden açılacağını bildiğim bir kapı.
---
O akşam, Çınaraltı'nın avlusunda, çınarın altında oturduk hepimiz — Arzuhalci, Işık, Onur, Vahit, ve ben, yorgunluğumuzun ağırlığı altında ama hayatta olmanın hafifliğiyle. Feride bile geldi, koluna sarılmış bir bezle, gülümseyerek; ama dış halkadaki büyücünün, adını hâlâ öğrenemediğimiz o kişinin, artık eskisi gibi olmadığını, gözlerinin bir yere takılıp kaldığını, kimseye cevap vermediğini gördüğümde içimde bir şey sızladı. Onur, ona bakarken, başını salladı, sessizce — belki iyileşir, belki iyileşmez, kimse söz veremiyordu.
Işık, elindeki fincanı döndürerek, "Komutan'a ne rapor edeceğim şimdi," dedi, yarı şaka yarı ciddi.
"Her zamanki gibi," dedi Arzuhalci, gülümseyerek. "Başarılı bir operasyon."
Kimse gülmedi ama kimse de itiraz etmedi.
"Bir de şu var," dedi Işık, bana dönerek, sesi birden resmileşerek. "Kitabe'nin kopyasını Arzuhalci'ye getirdiğini, Philotheos'u öldürdüğünü Komutan'a anlattım — anlatmak zorundaydım. Ama ruh taşı araştırmasının nereye gittiğini de sordu. Ve cevap..." Arzuhalci'ye baktı, o da başıyla onayladı, "...Meteor Bölgesi. Krater. Arzuhalci'nin bulduklarının hepsi oraya işaret ediyor."
"Komutan ne dedi," diye sordum.
Işık'ın yüzünde tuhaf bir ifade belirdi — ne kızgınlık ne memnuniyet, ikisinin ortasında bir şey. "Hiçbir şey diyemedi, aslında," dedi. "Teşkilat'ın yetkisi Eminönü'nün dışına çıkmıyor, biliyorsun. Krater'de bizim sözümüz geçmez. Seni tutamaz, Nefer, çünkü seni oraya göndermek de onun elinde değil, seni burada tutmak da." Bir yudum aldı fincanından. "Sana sadece iyi şanslar diler, sanırım. Ve İstihbarat Subayı'na bir mektup yazacağım, seni tanıması için — orada, bu tarafın kuralları geçmiyor artık."
Bu haber, bir yandan içimi ürpertti, bir yandan da tuhaf bir şekilde hafifletti. Teşkilat'ın çizdiği sınırların dışına ilk kez, gerçekten, çıkacaktım.
---
Ertesi gün, kolum hâlâ sargılı, yürüyüşüm hâlâ biraz sendeleyerek, meydana çıktım — gitmeden önce görmem gereken yüzler vardı, ve onları görmeden gidersem eksik kalacağımı biliyordum.
Agah Efendi'yi her zamanki yerinde buldum, caminin avlusunda, bastonuyla taşların üzerinde hafif vuruşlar yaparak. Yaklaşırken ayak seslerimi tanıdı, başını çevirmeden.
"Nefer," dedi, sesinde bir sıcaklık. "Yaşıyorsun demek. İyi. Duydum ki Labirent'e girmişsin, bir taş canavarıyla dövüşmüşsün ve neredeyse ölüyordun."
"Neredeyse," dedim, gülümseyerek, unutup da onun göremediğini, sonra sesimle devam ettiğimi hatırlayarak. "Ama ölmedim."
"Ölmedin," dedi, ve bir an sessiz kaldı, sanki bu iki kelimenin ağırlığını tartıyormuş gibi. "Biliyor musun, Nefer, bu şehre ilk geldiğinde, seni Jandarma Ali'ye gönderirken, aramızdaki yüzlerce Nefer'den biri olacağını düşünmüştüm. Adı olmayan, kaydı tek satır olan, gelip geçen biri. Yanılmışım galiba."
"Hâlâ adım yok," dedim, kendimi şaşırtarak bunu söylediğim için.
"Adın olmaması," dedi Agah Efendi, "adının önemsiz olduğu anlamına gelmez. Bazı şeyler, isimlendirilmeden önce büyür, Nefer. İsim sonradan gelir, ya da hiç gelmez, ama büyüme kendi zamanında olur." Bastonunu yere dayadı, bana doğru döndü, kör gözleri boşluğa bakıyordu ama yüzü tam bana çevrilmişti. "Krater'e gideceğini duydum."
"Duydunuz mu, yoksa Işık mı söyledi?"
"İkisi de aynı kapıya çıkıyor," dedi, hafifçe gülümseyerek. "Gitmeni istemiyorum, açıkçası. Burada, benim gözümün önünde daha güvende olurdun. Ama seni tutamam, Nefer. Teşkilat'ın eli buraya kadar uzanıyor, ondan öteye değil. Ve sanırım," sesi yumuşadı, "sen zaten ondan öteye bakmaya başladın, bir süredir. O taşın altına indiğinden beri, belki daha da önce."
Bir şey söylemek istedim ama boğazımda kaldı.
"Git," dedi Agah Efendi, elini omzuma koyarak, şaşırtıcı bir kesinlikle bulmuştu omzumu, hiç yanılmadan. "Ama şunu unutma — burası, bu cami, bu meydan, hep burada olacak. Ne zaman dönersen dön, Eminönü seni tanıyacak, ben tanımasam bile." Bir an durdu. "Saklı Türler kitabımın bir kopyasını sana vermek isterdim ama okuman için değil — zaten yaşayarak öğreniyorsun her şeyi, benim yazdıklarımdan daha hızlı. Belki bir gün sen yazarsın kendi kitabını. Kimin için yazdığını bilmesen bile."
Agah Efendi'nin elini öpüp avludan çıkmak üzere kapıya yöneldim.
Jandarma Ali'yi, Mısır Çarşısı önündeki bayrağın altında buldum, tıpkı ilk gün olduğu gibi — sanki hiç oradan ayrılmamış, sanki zaman onun için Eminönü'nün taşları kadar sabit kalmış gibi.
"Bak sen," dedi, beni görünce, kayıt defterini kapatıp. "Yaşayan efsane. Duydum, bir taş canavarını öldürmüşsün, koca bir orduyla savaşmışsın, adın her yerde."
"Abartıyorlar," dedim.
"Abartmıyorlar," dedi, ciddileşerek. "Defterime bakıyorum bazen, geceleri. Seninle aynı gün kaydolan üç kişi vardı, hatırlıyor musun? İkisi artık yok. Biri Antrepo'da, biri daha da erken. Sen hâlâ buradasın, ve şimdi Krater'e gidiyormuşsun, kendi isteğinle." Başını salladı, hem hayranlık hem endişeyle. "Defterimdeki en garip satır sensin, biliyorsun değil mi? 'Teşkilat'a katıldı' yazıyor yanında, ama artık doğru gelmiyor bu, öyle değil mi?"
"Belki," dedim, "ama kaydımı silme. Bir gün geri dönerim, ve o satırın hâlâ orada olmasını isterim."
"Silmem," dedi, gülümseyerek, ve elini uzattı, tuhaf bir resmiyetle, bir asker selamı gibi ama daha samimi. "İyi şanslar, Nefer. Krater'de kendine iyi bak, orada seni koruyacak bir Jandarma Ali olmayacak."
"Belki orada da bir tane vardır," dedim, ve ikimiz de güldük, ilk kez, o kadar günün ağırlığından sonra.
Elimi göğsüme götürüp selamımı verdikten sonra yüzümü sahile doğru döndüm. Eski binalar ile ağaçlık alan arasından uzanan yol üzerinde yürümeye başladım. Sola dönüp Şarapçı'ya baktım. Yine ufka dalmış etrafındaki her şeyden soyutlamıştı kendini. Devam ettim.
Yasemin'i iskelesinde buldum, denize bakarken, tıpkı ilk tanıştığımız gün gibi. Beni görünce döndü, yüzünde bir gülümseme, ama gözlerinde de bir şey — belki bir önseziyle.
"Duydum," dedi, yaklaşırken. "Krater. Hepsi bundan bahsediyor."
"Kötü bir haber gibi söylüyorsun."
"Kötü değil," dedi, yanıma oturarak, iskelenin kenarına bacaklarını sarkıtarak. "Ama içimde tuhaf bir şey var, Nefer. Buraya ilk geldiğinde, senin de bir gün gideceğini biliyordum aslında — herkes gider, ya da ölür, ya da her ikisi. Ama şimdi olduğuna inanmak zor."
"Geri geleceğim," dedim, ve bunu söylerken, kendimin de buna inanmak istediğini fark ettim.
"Biliyorum," dedi, gülümseyerek, ama gülümsemesinde bir hüzün de vardı. "Bu iki bölge birbirinden o kadar uzak değil, değil mi? Kimse bilmez ama ben biliyorum, ordan gelen tacirler var bazen, çok da uzun sürmüyor yol. Belki sen de arada bir gelirsin, bize haber verirsin, hâlâ hayatta olduğunu."
"Söz veriyorum."
Bir süre sessizce oturduk, deniz sesini dinleyerek, ve sonra Yasemin, elini cebine attı, küçük bir şey çıkardı — ince, gümüş bir zincir, ucunda küçük bir çapa figürü. "Bunu babamdan almıştım," dedi, elime tutuştururken. "Denizcilerin taşıdığı bir şey, geri dönüş sembolü. Sana veriyorum, çünkü sen de bir yolculuğa çıkıyorsun, ve ben senin geri döneceğine dair bir şeye ihtiyacım var, sadece sözünden fazlasına."
Aldım, avucumda sıktım, ne diyeceğimi bilemeden.
"Işık'a da uğradın mı," diye sordu, konuyu değiştirir gibi.
"Uğradım. O bana İstihbarat Subayı'na bir mektup yazacağını söyledi."
"O zaman hazırsın," dedi Yasemin, ayağa kalkarken, elini uzatıp beni de kaldırarak. "Git, Nefer. Ama unutma — burada, bu iskelede, senin için hep bir yer olacak."
---
Meydana döndüğümde, gün batmak üzereydi, ve Eminönü'nün üzerine o tanıdık, tozlu turuncu ışık düşüyordu — caminin minareleri, Mısır Çarşısı'nın kubbeleri, hepsi bu ışıkta bir kere daha, belki de son kez bu haliyle, gözlerimin önünden geçti. Vahit'i, Onur'u, Nurcan'ı, hatta uzaktan İlhan'ı düşündüm — her biri kendi yolunu çiziyordu bu şehrin içinde ya da dışında, ve benimki şimdi krater tozuna doğru uzanıyordu.
Cebimdeki çapayı, Yasemin'in verdiği o küçük gümüş şeyi, bir kez daha avucumda sıktım.
Eminönü beni doğurmuştu, isimsiz, kimsesiz bir çocuk olarak; ama artık burada durup büyüyemezdim. Derviş Hasan'ın dediği gibi — büyüme kendi zamanında olurdu, ve benim zamanım, artık, buranın dışındaydı.
Krater'e gidiyordum.


Yorumlar (0)
Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.
Yorum Bırakın