Art Basel hepsinden önce bir ekosistem. Basel (İsviçre), Miami Beach (ABD), Hong Kong, Paris (Fransa) ve Katar’da gerçekleştirilen fuarlar zinciri. Miami ve Basel’de gerçekleştirilenler, dünyanın en büyük sanat fuarları olarak biliniyor. Öyle ki, Miami’de aynı hafta boyunca yapılan 20’ye yakın fuarı domine ederek, haftaya adını vermiş. 2025 edisyonu 5–7 Aralık’ta ziyaretçilere açık olacak Art Basel Miami Beach’in geçen yılki edisyonuna bakıyoruz. Birçok büyük fuar kadar, hem çağdaş hem de modern sanat projeleri, galerilere bölünerek [38 ülkeden 286 galeri] toplamda 75.000’den fazla ziyaretçiyle gerçekleşiyor. Birçok haber metni, fuarı “Koleksiyonerler, küratörler, galericiler ve sanatçılar için bir pazar, vitrin ve kültürel alışveriş platformu” olarak yorumluyor dediğimde ne kadar sanat vurgusu, ne kadar alışveriş, anlaşılıyor. Art Basel Miami Beach, dünya sanat piyasasının dinamiklerini şekillendiren, [beğenin ya da beğenmeyin] sanatçı değerini, koleksiyon stratejilerini ve yatırım olanaklarını doğrudan etkileyen bir merkez olarak işlevine sahip. Bu açıdan, fuar global sanat ekonomisinin bir ölçütü olarak değerlendirilebilir; hem üretimlerin izlenmesi hem de pazar ve kültürel eğilimlerin analiz edilmesi açısından önemli bir referans noktası oluşturuyor.
Aynı tarihlerde yapılan etkinliklerin [fuarla ilişiği bulunmamasına rağmen], bu ismi kullanarak ‘Art Basel Partileri’ düzenliyor, duyuruyor, eşzamanlı fuarlara katılan galerici ve sanatçılar “Art Basel’de sergilendim” diyerek yanıltıcı PR’a da zirve yaptırıyor. Sosyal medya paylaşımları da buna paralel ilerleyip, o takvimde yapılan birçok sanat etkinliği fuara akredite/senkronize etkinlikler olarak haberleştiriliyor. Önceki yıllarda birçok Türk galerisinin de aynı şekilde başka fuarlara katılıp, “Sanatçımız Basel’de sergilendi” diye yalan beyanlarda bulunduğunu sosyal medyada da gördüm, haberlerde de okudum. Etkinliklere entegre olan sanatçılara önerim, ABD merkezli kurumlar ile kendilerini yönlendirenlerin söylemlerini eşleştirerek ve doğrulatmaları olur.
Sanat fuarları, çağdaş veya klasik sanatı öğrenmek için gidilecek yerler değil. Piyasanın seçiciliğini gözlemlemek için gideceğiniz yerler. Dolayısıyla Basel başta olmak üzere aynı hafta gerçekleşen birçok etkinlik, [sanat camiasında] koleksiyonerlerin “Salon duvarıma bu tablo mu daha çok yakışır yoksa ortaya başka bir heykel mi?” seçimini yaptıkları yerler olarak tasvir ediliyor. Bu yazıda, ana akımın dışında kalan, klişeleri kırmasıyla ve yenilik getirmeleriyle, dikkatimi çeken projeler üzerinde duruyorum.
Fuayenin merkezine yerleştirilmiş olan ‘Davranış Kodu’ panosu [00:05], ziyaretçilere mekânın kurallarını açık ve doğrudan bir dille aktarıyor. Organizasyon, tüm misafirlerin uygun davranış sergilemesinin fuarın güvenliği ve sağlıklı işleyişi için kritik olduğunun altını çizmiş. Herkes, girişte kabul edilen koşullara ve fuarın genel davranış politikalarına uymakla yükümlü. Kurallara uyulmaması durumunda ziyaretçilerin alandan çıkarılabileceği de net bir şekilde belirtilmiş. Metnin devamında, çağdaş sanat fuarlarının hassas doğasına vurgu yapılıyor. Sergilenen eserlerin korunması, sanatçılarla galeristlerin güvenliği, kalabalık alanlarda düzenin sürdürülmesi ve her ziyaretçinin deneyiminin saygı çerçevesinde ilerlemesi bu kuralların temel gerekçeleri arasında gösterilerek; fiziksel temas, huzursuz edici tutumlar veya kalabalığı tehlikeye sokacak davranışların hiçbir şekilde tolerans gösterilmeyeceğini ekliyor. Pano, alt bölümünde özel olarak ‘Taciz Karşıtı Politika’ başlığına yer veriyor. Tüm katılımcılar için güvenli ve kapsayıcı bir ortam sağlamanın amaçlandığı ifade edilirken; ziyaretçilerin herhangi bir biçimde taciz, baskı, sözlü veya fiziksel rahatsızlık yaratacak davranışlardan uzak durması gerektiği açık şekilde dile getiriliyor. Böyle bir durum yaşandığında, personel veya güvenlik ekibiyle derhal iletişime geçilmesi tavsiye ediliyor.
Neden bir pano hakkında koca bir paragraf yazdığıma gelirsek [diğer fuarlarda buna rastlamamamın da etkisi var], burası dünyanın basın görünürlüğü açısından en büyük denebilecek 2–3 fuarından biri. Normalde okunurluğu düşük bilet arkalarında küçük puntolarla ya da webde dipnot olarak verilen bilgiler, ABMB’te gözümüze sokuluyor zira daha önceki edisyonlarda korumaların eserlerin önündeki kalabalığı kontrol ettiği, fotoğraf sırasını dahi yönlendirdiği bir fuar alanındayız. ABD, ifade özgürlüğünün toplumsal anlamda benimsenmesi ve yasalarla korunması anlamında [bütün tartışmalara rağmen], dünyanın en gelişmiş ülkesi. Kendi eserlerimden örnekleri daha sonraki yazılarda detaylandıracağım biçimde; uluslararası ve/veya bölgesel izleyici, bağlamı kaçırarak ya da belki doğru anlayarak, herhangi sanat eserini kendi değerlerine ‘saldırıyor’ olarak nitelendirebiliyor. Panodaki metin, benzer tepkilerin fuarda yaşanma ihtimali olan olaylara karşı, organizasyonun çizgisini belli etmesi anlamında değerli. Türkiye’de kişisel alanın olmayışı, ifade özgürlüğünün baskılanışı gibi sebeplerle projelerimiz sıklıkla kesintiye ya da sansüre uğruyor, ancak ABD’de ifade özgürlüğü çok daha geniş bir skalaya sahip. Eleştirel başladığınız metinler aracılığıyla maruz kaldığınız; Türk Ceza Kanunu’nda belirtilen parlamentoyu, inanç değerlerini, cumhurbaşkanını, bireyleri ‘aşağılamak’, hatta küfür kabul edilen kelimeleri kendilerine yöneltmek, ABD’de 1787’de tanımlanan Anayasa Ek Maddeleri kapsamında bireyin kendini özgürce ifade edebilmesi kapsamında giriyor. Hayatının ilk 35 yılını Türkiye’de geçirmiş biri olarak okurların bu detayı bilmesini istiyorum.
Basel ve daha önce üzerinde konuştuğumuz diğer etkinlik alanlarında gördüğümüz çalışmalar; hatırlatmaya paralel olarak, sert ifade biçimleri ve diğer ülkelerde sanatçının kendisini otosansüre maruz bıraktığı ya da galerilerin ‘o konuya girmesek’ dediği biçimlerde izleyiciye sunulabiliyor. ABD’de eşsiz biçimde uygulanan bu özgürlüğü tek kısıtlayan şey, Politik Doğruculuk > İptal Kültürü > Kültürel Benimseme üçgeni. Bağlamı anlamayan, anlamak da istemeyen sabırsız/tepkili izleyici; sanatçıyı, yazarı, herhangi üreticiyi/fikri ifade eden bireyi üçgeni kullanmak suretiyle, kariyerini bitirecek kadar toplumsal tepkilere maruz [günümüz sosyal medyası desteğiyle] bırakabiliyor. Tatsız bir his, ancak en azından dışlandığınızda özgürlüğünüz devlet tarafından elinizden alınmıyor. 2024 edisyonunda bu genişlikte bir etki alanına sahip herhangi çalışmaya rastlamadım.
Renklendirilmiş duvarlar, klasikten her zaman daha iyi. Eserin duvara asılmayıp duvarın kendisi formunu alması [04:59] bambaşka. Singapur ve Sidney’de faaliyet gösteren Ames Yavuz standında duvarın kendisi haline gelmiş bir çalışma var. Kaylene Whiskey, ‘Come party with me!’de keten üzerine akrilik kullanmış ancak çalışma öyle yerleştirilmiş ki fuar öncesinde duvarın kendisi üzerine çalışılmış sanıyorsunuz. Öyle ki kısmen küçük ebatlı görseller duvardan taşarak stand numarasının üzerine çıkıyor. Benzer uygulamaları daha sık görmek isterdim.
Mobil uygulama ile desteklenen harita ve diğer bilgiler etkinliğin kalibresinden beklenen düzeyde. Fuar bittikten sonra bile keşfedilecek çok şey var. Alandaki yönlendirmeler hayli başarılı ama yetmiyor, IKEA benzeri yere yapıştırılmış yönlendirme bantları, yoğun nüfusa rağmen verimli olabilirdi. Alan planına birçok yerde rastlıyorsunuz [07:02], aslında “Girerken bir yürüyüş rotası belirleyip her şeyi görmem mümkün” diye düşünseniz de, üç duvar olmayan stand yapıları buna izin vermiyor.
Julieta Tarraubella’nın Çiçeklerin Gizli Yaşamı [08:25] projesi, teknoloji aracılığıyla doğayı gözlemleyen ve belgelendiren bir deneyimdi. Standa ilgiyle yaklaşmamı kamera ve ekranlara borçlu olsak da, çiçekler duvarlarda organik olarak yükselirken, kapalı devre güvenlik kameralarıyla her aşamaları titizlikle kaydediliyor; tomurcuklanmadan ölümlerine kadar süren süreç görünür kılınıyordu. Görsel ve işitsel kaynakların kullanımı, insan yaşam ritimleri ve zaman algısını bulanıklaştırırken gelip geçen yaşam ve sınırlı süre var olan güzelliğini ortaya çıkarıyor. Sessiz gözlem yoluyla, proje izleyiciyi gözetim, medya ve güç ilişkilerini düşünmeye davet ediyor ve doğa ile onun yapay temsili arasındaki sınırları sorguluyor. Galeri, Buenos Aires’ten Rolf Art.
Standın yerleşiminde iki iddialı kullanım var. Biri duvarları/zemini yapıta dahil etmek ya da renklerini arka plan olarak fuar genelinden ayırmak. İkincisi ise Berlin merkezli Sweetwater’in [08:53] yaptığı gibi, duvarların varsayılan asim tekniklerini [ve göz hizası geleneğini] paramparça etmek. İzlemekten en keyif aldığım stand bu unutulmaz kullanım ve yerde sunulan Jesse Stecklow eserleriydi. Stecklow’un pratiği, veri toplama, madde kullanımı, zamana dair göstergeler ve araştırma–belgeleme süreçleriyle iç içe ilerliyor. Sanatı, yalnızca görsel bir obje üretmenin ötesinde; gerçeklik, zaman, doğa, insan–madde ilişkisi ve materyalizm üzerine düşünen bütüncül bir sistem inşa etmesi sebebiyle; fiziksel ve entelektüel seviyede izleyiciye meydan okuyuşunu keyifli kılıyordu.
Galleri Nicolai Wallner tarafından sunulan [19:44] David Shrigley’in Grid of 9 Anatomy’leri, eğlenerek izlediğim bir minimalist görsel dil. Kıkırdayarak “İşte bu kadar basit” diyorsunuz, metinle sade çizimlerin tatlı bir buluşması. Sade, mizahi illüstrasyon severler için başka bir önerim de Jacob Shedeurs’un çalışmalarını görmeleri. Bu zihinlerin içinde dolaşmak ve keşfetmek daha fazlasını istemenizi sağlıyor.
Peter Blum Gallery’de [34:23] bir Nicholas Gallanin yapıtına [American Talking Stick] rastlıyorum. Amerikan bayrak direğine entegre görmeye alıştığımız kartal, porselen ve üzerine başkanlık formları işlenmiş bir polis copuna sarılmış. Önceki sergilerimde polis şiddeti/otokrasi üzerine çalışırken sıklıkla copu bir sanat nesnesi halinde sunduğumdan, pratiğini derinlemesine incelediğim Gallanin’in malzeme kullanımını takdire şayan buluyorum. Kökeni Avrupa sömürge ticaretine dayanan bir malzeme olan porselen, eleştirdiği güç yapılarının kırılganlığını somutlaştırarak; Amerikan otoritesinin temelinde şiddet ve milliyetçiliğin nasıl yattığını simgeleyen hassas bir denge yaratmış. Gallanin, vatansever imgelemin çelişkilerini açığa çıkararak, yerli törenlerini sistematik baskıya ve çağdışı tarihlere karşı koymak için yeniden canlandırıyor.
Londra’dan katılan Victoria–Miro’da Do Ho Suh’un Boiler Room’u [38:17] izleyiciyi adeta başka bir boyut deneyiminin mümkün olduğu iddiasıyla kendine çekiyor. Polyester kumaş ve çelik tüpler kullanılarak üretilmiş. Fuar kurulumu sınırlı etkileşime izin verse de, sanatçının başka yapıtlarını Marguiles Koleksiyonu ve LACMA’da da gördüm, yarattığı görsel anlatım kendini unutturmuyor. İlaveten geniş ebatlıların içinden geçmek, alternatif boyut hissini katlayarak artırıyor.
Sonya Rapoport’un [41:49] İplik Çizimleri, Casemore Gallery standında karmaşık, derin, hikayesini aktarmak isteyen hisler uyandırdı gördüğümde. Seri, feminist semboller ve bilgisayar çıktılarının birleştiği, erken dönem dijital sanatın çarpıcı örneklerinden biri. Çizimler, X kromozomları zincirleri, vulva biçimleri ve plastik bir rahimden alınmış izler gibi şablonları, nokta matrisli bilgisayar grafikleriyle bir araya getirerek katmanlı bir görsel yapı oluşturmuş. Rapoport bu sembollere Çin’in Hunan bölgesinde sadece kadınlar tarafından kullanılan bir yazı sisteminden esinlenerek ‘Nü-Shu dili’ adını vermiş. Başlangıçta bilgisayar çıktılarının estetiği ve fiziksel varlığı ilgisini çeken sanatçı, zamanla kodlamayı sanat üretiminde bir araç olarak kullanmaya başlamış ve kendi ‘yumuşak materyalleri’ hakkında veri toplamaya yönelmiş ki; bunlar arasında ayakkabı koleksiyonu, nostaljik hatıralar ve günlük duygusal durum dalgalanmaları yer alıyor. Çalışmalar, bilgisayar kodlamasının sanat üretimine nasıl adapte edilebileceğine dair erken örnekler sunarken [1976/79], aynı zamanda bilgisayar ve veri kullanımının günlük yaşam ve sanat üzerindeki dönüştürücü rolünü önceden öngörmesi açısından önem taşıyor.
Los Angeles’ta bulunan Luis De Jesus Gallery [43:10], standında Mimi Smith’in 1991/93’te tamamladığı ‘Kole Hazır: Kurumsal, Kadının İşi Hiç Bitmez: Sağlık / Temizlik’ gibi işlerine yer vermiş. Zaman ve sıkışmışlığa odaklanış biçimi, sanatçı motivasyonunun size doğrudan ulaşmasını sağlıyor. “Evet bu görevler beni de bekler” ve/veya “Haklı, işleri bekletmemek lazım” diyerek izlenen yapıtlar, manipüle edilmiş hazır nesneler ve sıfırdan yaratılmış öğeler arasında anlam bütünlüğü sağlayan muhteşem bir bağ kurmuş. Videoyu barındıran ekranın konumlandırması da, bu hafta incelediğim fuarlar arasında en profesyonelce kurulanlardan biriydi. Galeri, Smith’in farklı medyumlardaki iki ve üç boyutlu işlerine yer vermiş. Sanatçı pratiğini, toplumsal deneyimlerle kendi yaşamı arasındaki ilişkiyi araştıran bir süreç olarak tanımlıyor. 1960’ların ortasında soyut resim yaparken, ürettiği işler ile gündelik yaşamı arasında bir kopukluk hissetmesi, onu 1965’te rotasını değiştirerek giysileri heykelsi nesnelere dönüştürmeye yöneltmiş. Kadınların giyimle kurduğu güçlü ilişkinin, fikirlerini iletmek için daha etkili bir araç olduğunu düşünerek plastik gelinlik, çelik yününden sabahlık, kauçuk banyo paspaslarından yapılmış korse gibi ev içi malzemelerle üreterek, yaşamındaki dönüşümleri pratiğine yansıtmış. 1969’da ‘bebek örgü kiti’ gibi ironik işlere imza atan sanatçı; ardından evindeki ev aletlerinin boyutlarında düğümlenmiş iplerden duvar çizimleri yapmış, bu mekanik tekrarların, kendi yaşam döngüsünü yansıttığını düşünmüş. 1974’ten itibaren düğümlerin yerini kâğıt üzerindeki tekrarlanan kelimeler alır; kimi zaman bu metinlere ses kayıtları da eşlik etmiş ve 1975 sonrası ise televizyon haberlerini izlerken tuttuğu notlardan ‘kelime çizimleri’ üretmeye başlamış.
Kore’den katılan Woosun Gallery standına [45:28] mıknatısla çekiliyormuşum gibi yaklaşıyorum. Çizgisini kendinden emin bir biçimde ortaya koyan ve sanat kurumlarının fuar dinamiklerini kabul edip, omurgasızlaşmasına tepki gibi dimdik bir duruşla, standın tasarımı kendini konumlandırıyor. Manipüle ettiği dergi, gazete gibi basılı materyaller ile Choi Byung–So’nun çalışmaları karşımızda. Kore avangardının öncü isimlerinden olan sanatçı, Chungang Üniversitesi’nde Batı resmi eğitimi almış ve kariyeri boyunca galerinin de faaliyet alanlarından biri olan Daegu’da çalışmış. Choi’nin pratiği, varlık–yokluk, imge–madde, bilgi–susturma gibi kavramlar etrafında şekillenen deneysel ve kavramsal bir çizgi izliyor. 1970’lerde gazeteleri malzeme olarak kullanmaya başlaması, hem küresel avangardın etkisi hem de Kore’deki siyasi baskı ve medya kontrolüne bir tepki olarak yorumlanmış. Sansüre karşı haklı öfkesi, onu gazete metinlerini tükenmez kalemle tekrar tekrar karalayarak yok etmeye yöneltmiş. Bu eylem, sayfa tamamen kararıncaya ve sürtünmeyle yırtılma noktasına gelinceye kadar devam ediyor. Yüzey ilk bakışta tekdüze görünse de, Choi’nin işleri insan emeği, zaman ve tekrara dayalı fiziksel bir performansın izlerini taşıyor. Sunulan bilgi ve kelimelerin kontrol mekanizmalarına tâbi tutulduğunda nasıl işlevsizleştiği ve etkisinin aslında hiç sunulmamışa ulaştığını içselleştirmek için elzem çalışmalar. Ancak fuarı hızlı gezip sanatçı arka planı ile ilgili bilgi almaya çalışmayacak izleyici için sadece kâğıt üzerine karalamalar zannedilebilir. Eser künyelerinin detayları bu yüzden profesyonelce hazırlanmış.
Şiddet ve otokrasi üzerine etkileyici diğer yapıtlar Paris ve Brüksel merkezli Eric Mouchet Galerie standında [46:58] seyirciyi karşılıyor. Büyüleyici bir kavramsal dil ve bütünlük var. Ne yazık ki bu kısımda sanatçı isimleri ve eser bilgilerine yer verilmemiş. Çöplerle hazırlanmış çeşitli kombinasyonlar, özgürlük heykelinin alnına yerleştirilmiş, çerçevelenmiş aynaların bazıları Kendell Geers çalışması ancak galeri web sitesinde tatmin edici detaylara rastlayamıyoruz.
Paula Cooper Gallery alanında görülen Paul Pfeiffer’in Incarnator [54:02] serisi, Filipinli zanaatkârlar encarnadores ile ortaklaşa üretilmiş; bu ustalar, boyalarının son dokunuşlarıyla dini ikonlar yaratıyorlar. Pfeiffer, Filipinler’deki misafir sanatçı programı sırasında bu geleneği gözlemlemiş ve aynı yaklaşımı çağdaş ikonlara uygulamaya karar vermiş. Seride, pop yıldızı Justin Bieber, her uzvu ahşaptan oyularak ve gerçekçi biçimde boyanarak çağdaş bir İsa tezahürüne dönüştürülüyor. Pfeiffer’a göre Bieber, sosyal medya çağında viral imajların dolaşımının simgesi. Incarnator, hem yüzyıllık zanaat geleneğini öne çıkarıyor hem de küresel ikonların bedenlerinin nesneleşmesini sorguluyor. Dini ikonların ibadetteki rolü ile ünlü kültüründeki ikonların kullanımını yan yana koyarak, Pfeiffer beden temsillerinde putperestlik, masumiyet ve cinsellik arasındaki karmaşık ilişkileri izleyicinin zihnine yansıtmış.
İtiraf ediyorum, hayatım boyunca birçok fuarda rastladığım çerçeveler, tablolardan daha tatmin ediciydi. Beklentimi yüksek tutmayıp sadece çerçeve bakmaya gittiğim sayısız sergi de oldu. Bu eksende; sosyo–politik işlere otosansür uygulayan, sadece satacağı garanti görsel dil kapsamında çalışan, sanatçıya sergi alanını kiralayan, tanımadığı sanatçıları keşfetmeye kapalı olan, yenilik yapıyorsa ancak sansasyon beklentisi ile çalışan çok galeri gördüm. ABMB, ikinci ve beşinci kategorilere daha yakın bir işleyişe sahip. Galerilerden beklentilerim sadece, yeni sanatçı keşiflerine açık olmaları ve çalışanlarına [fuar alanlarında] şimdiye kadar sağladıklarından daha rahat oturma/hareket alanları vermeleri.
Miami Sanat Haftası Fuarları: Basel

Yorumlar (0)
Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.
Yorum Bırakın